Prolaktin Yüksekliği Neden Olur?

Hormonlar, vücudumuzun temel işlevlerini yerine getirmesini sağlayan önemli unsurlardır. Hormonların fazla ya da az salgılanması ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir. Prolaktin de bu hormonlardan biridir. Kanda prolaktin hormonu yüksekliğine tıp dilinde hiperprolaktinemi denir.

Bu hormonun fazla salgılanması kadınlarda adet düzensizliği, bebek söz konusu olmadığı halde memelerden süt gelmesi, gebe kalamama gibi şikayetlere yol açabilir. Erkeklerde de bu hormon vardır ve erkeklerde prolaktin fazlalığı cinsel gücün azalması, iktidarsızlık ya da memelerde büyüme gibi başka sorunlara neden olabilir.(1)

Önemli bir sağlık sorunu olan prolaktin yüksekliği uzman bir doktor kontrolünde tedavi edilmelidir.

Prolaktin Nedir?

Prolaktin, beynimizin arkasında bulunan hipofiz bezi tarafından salgılanan bir hormondur. Süt hormonu veya stres hormonu olarak da adlandırılır. Bu hormonun vücuttaki temel görevi, kadınlarda doğumdan sonra süt üretimini sağlamaktır. Erkeklerde ne gibi bir işlevi olduğu ise tam olarak bilinememektedir.(2)

Hamileliğin ikinci ayından itibaren vücuttaki prolaktin oranı artmaya başlar. Bu sayede bebek doğduktan sonra beslenmesi için anne sütü hazır olmuş olur. Ayrıca doğumdan sonra -belli bir süre- adet görülmemesini ve böylelikle emizrme döneminde hamile kalınmamasını da sağlayan yine prolaktin hormonudur.


Prolaktin seviyesinin gebelik boyunca yüksek olması normal bir durumdur. Aksine gebelikte düşük prolaktin normal kabul edilmez. Gebelik dışında ise durum tam tersidir. Gebe olmayanlarda prolaktin seviyesinin yüksekliği vücutta bir şeylerin ters gittiğinin habercisidir.(3)

Vücudumuz prolaktin hormonunu dengede tutmak için dopamin adı verilen başka bir hormon salgılar. Bu sayede prolaktin hormonu dengeli olarak işlevini yürütür. Kadın üreme organlarının gelişimi ve fonksiyonları için gerekli olan prolaktin hormonunun yüksek seviyelerde olması kontrol altına alınması gereken bir durumdur.

Prolaktin Yüksekliği Neden Olur?

  • Stres

Prolaktin seviyesinin az miktarda artmasında yoğun egzersiz ya da stres gibi faktörler rol oynayabilir. Bilindiği gibi yoğun stres altında kalan insanların beyin kimyasında değişiklikler olur. Bu durum prolaktin hormonu salgılayan hipofiz bezini de etkileyebilir.(4)

  • Altta yatan hastalıklar

Prolaktin seviyesi dikkat çekici şekilde artmışsa bu durumda sadece stres deyip geçilemez ve daha derin bir araştırma yapılması gerekir. Hormon seviyesini yükseltebilecek kimi rahatsızlıkların söz konusu olup olmadığına bakılır.

Polikistik Over Sendromu rahatsızlığı olan kadınlarda da prolaktin seviyesinin yüksek olduğu gözlemlenmiştir.

Kronik böbrek yetmezliği rahatsızlığı olanlarda ve siroz hastalığına yakalananlarda da prolaktin seviyesinin yükseldiği bilinmektedir.(5)

Hipotiriodi adı verilen, tiroid bezinin az çalışması sorunu da bu hormonu arttıran önemli bir nedendir. Kişide prolaktin hormonu seviyesi ölçülürken aynı zamanda hipotiroidi olup olmadığı da yapılan ek tahlillerle kontrol edilir. TSH ve T4 gibi hormon tahlilleri sonucunda tiroid bozukluğu belirlenirse tedavi buna göre şekillenir.(6)

  • Kullanılan ilaçlar

Depresyon ve depresyona bağlı kullanılan antidepresan gibi bazı psikiyatrik ilaçların prolaktin seviyeleri üzerinde etkili olduğu bilinmektedir.

Hipertansiyon hastalarının kullandıkları bazı ilaçların yan etkisi prolaktin seviyesinin yükselmesidir. Yine doğum kontrol haplarında ve östrojen hormonu ilaçlarınında da aynı yan etki söz konusu olabilir.

  • Tümörler

Hipofiz bezinde ortaya çıkan ve prolaktinoma adı verilen tümör hipofiz bezinin sağlık çalışmasını engelleyerek gereğinden fazla prolaktin salgılamasına neden olan başlıca tümör türüdür. Çapı 1 cm’den büyük tümörlere “makroadenom”, 1 cm’den küçük tümörlere “mikroadenom” denir. Bunlar çoğunlukla iyi huylu tümörlerdir.(7)

Hipofiz bezinde prolaktin salgısını arttırmayan ama yine de prolaktin seviyesinin yükselmesine neden olan tümörler de olabilir. Bu tümörler dopamin adlı hormonu etkileyerek prolaktin yüksekliğine yol açarlar.

  • Diğer nedenler

Kadınların meme uçlarının sürekli uyarılması, göğüs bölgelerine aldıkları sert darbeler veya göğüs bölgesine uygulanan büyük operasyonlar da prolaktin seviyesini arttırır.

Protein ağırlıklı bir beslenme geçici olarak prolaktin seviyesinin yükselmesinde bir etken olabilir. Vücudun temel ihtiyaçlarından olan proteinin fazla tüketimi prolaktin seviyesinin yükselmesinde etki edebilir.(8)

Bu veriler şu ana kadar yapılan bilimsel araştırmalar sonucu ortaya çıkmış bilgilerdir. Her zaman ana etken olmasalar da tetikleyici etkenler oldukları bilinmektedir. Hiperprolaktinemi rahatsızlığını yaşayanların yaklaşık üçte birinde, hormon artışını açıklayan kesin bir neden söylemek mümkün olmaz.

Prolaktin Yüksekliğinin Belirtileri

Prolaktin hormonu normal seviyenin üstüne çıkması vücut için ciddi riskler oluşturabilir. Özellikle kadınların üreme organlarının gelişiminde ve fonksiyonlarını yerine getirmesinde etken olan prolaktin hormonu, normal değerlerini aştığı zaman bu fonksiyonların sağlıklı olarak işlemesini engeller. Prolaktin yüksekliğinin belirtilerini şöyle sıralayabiliriz:

Proklatin kadın vücudundaki en temel görevinin gebelik döneminde sonra süt üretimini sağlamasını olduğunu belirtmiştik. Emzirme dönemi dışında nedensiz olarak vücudun süt üretmesi ve memelerden süt gelmesi prolaktin yüksekliğinin önemli bir belirtisidir. Memelerden nedensiz olarak süt gelmesine tıp dilinde ‘galaktore‘ denir.(9)

[quote]Anne sütünü vücut doğumdan sonra üretir. Ancak gebelik döneminde de vücudun süt üretmesi ve memelerden süt gelmesi normal olarak karşılanan bir durumdur.[/quote]

Kadınlarda adet düzensizliği, çok az adet görme ya da adet görmeme prolaktin yüksekliği belirtisi olabilir. Kadın üreme organının fonksiyonlarında önemli etkisi olan prolaktin, vücutta yüksek seviyeye ulaştığında yumurtlama ve adet görme döngüsünün bozulmasına neden olur.

Prolaktin yüksekliğine bağlı yumurtlamanın olmaması kadınların gebe kalmasını engeller. Bu durum yüksek prolaktin seviyesinin tedavi edilmediği durumlarda kısırlığa neden olur. Uzun süre denenmesine rağmen gebelik gerçekleşmiyorsa kan tahlili yapılarak prolaktin seviyesi kontrol edilir.(10)

Erkeklerde de nadir olsa da “galaktore” yani memelerden süt gelmesi durumu görülebilir. Yine yüksek prolaktin seviyesi erkeklerde cinsel isteğin azalmasına ve iktidarsızlığa yol açabilir. Sperm üretimini olumsuz etkileyerek kısırlığa neden olduğu da bilinmektedir. Prolaktin yüksekliği olan erkeklerde meme büyümesi görülebilir.

Diğer belirtiler: Çok sık rastlanmamakla birlikte baş ağrısı, görme bozuklukları ya da bulantı gibi prolaktin yüksekliğine bağlı diğer belirtilerden söz edilebilir.

Erkeklerde tespit edilen tümörlerin önemli kısmının makroadenom (1 cm’den büyük), kadınlarda tespit edilen tümörlerin önemli kısmının ise mikroadenom (1 cm’den küçük) olduğu görülmüştür.

Prolaktin Yüksekliğinin Tedavisi

Prolaktin seviyesinin yüksekliği ciddi bir durumdur ve uzman bir doktor kontrolünde tedavi edilmelidir. Tedaviyi ikiye ayırmak gerekir. Hipofiz bezindeki tümörlerden kaynaklanan seviye artışının tedavisi ile diğer nedenlere bağlı seviye artışının tedavisi. Tedaviye başlamadan önce gerekli tetkiklerle prolaktin yüksekliği teşhisi net olarak konmalıdır. Yapılacak diğer tetkiklerle de nedeni araştırılıp tedavi sürecine başlanmalıdır.

1- Hipofiz Bezindeki Tümörlerin Tedavisi

Hipofiz bezindeki tümörler genellikle iyi huylu tümörlerdir ve kansere dönüşmezler. Hemen hemen her insanda oluşan bu tümörler manyetik rezonans görüntüleme (MRI) veya kompüterize aksiyal tomografi (CT scan) yöntemleri ile teşhis edilirler.

Tümörler için uygulanan ilk yöntem ilaç yöntemidir. Kullanılan ilaçlar cabergolin ve bromokriptin içermektedir. İlaçlar sayesinde tümörlerde %50’ye kadar küçülme gözlemlenmiştir. Ancak yan etkileri fazladır. Bayılma, kusma, baş ağrısı, halüsinasyon görme gibi yan etkiler, hastaları zaman zaman ilaçları bırakmak zorunda bırakabilir.

Tümörler ciddi tehlike oluşturuyorsa ameliyat yöntemine başvurulur ki bu çok nadir olarak kullanılan bir yöntemdir. Yapılan cerrahi müdahale ile tümörler hipofiz bezinden alınır ve hasta yaklaşık olarak 6 ay içinde tüm şikayetlerinden kurtulur.

Hipofiz bezinde küçük tümörler bulunduysa ve bu tümörlerin herhangi bir zararı yoksa 6 ayda bir yapılan kontroller ve tetkiklerle tümörler sadece izlenir.

Radyoterapi de bilinen bir yöntemdir. Ancak hipofiz bezi yetersizliğine neden olması ve başarısının düşük olması nedeniyle pek tercih edilen bir yöntem değildir.(11)

2- Diğer Nedenlere Bağlı Prolaktin Yüksekliği Tedavisi

Burada prolaktin miktarının neden yükseldiğinin tespiti büyük önem taşır. Tiroid bezinden kaynaklı bir durumsa tedavi o yöne kayar ve buna göre biçimlenir. Memelerden süt gelme sorunu tek başına bir belirtiyse herhangi bir tedavi uygulanmaz.

Yüksek prolaktinin nedeni tespit edildikten sonra genel olarak ilaç tedavisi uygulanır. Uygulanan ilaç tedavisi sayesinde kısa sürede şikayetler diner. Ancak tek başına ilaç kullanmak yetmez. Hastanın tedavi süresince doktorunun tavsiyelerini çok iyi dinlemesi, stresten uzak durması gerekir.

Prolaktin seviyesi 100 ng/ml olan bir hasta moralini iyi tutarak ve doktorunu dinleyerek 1 ay gibi kısa bir sürede 25 ng/ml olan normal seviyeye inebilir. Ancak moralsiz, stres yüklü bir hastanın 50 ng/ml olan prolaktin seviyesi 6 ayda bile normal seviyeye inemeyebilir.

Prolaktin Yüksekliğinin Tespiti

Prolaktin seviyesini belirlemek için kan tahlili yapılır. Prolaktin seviyesi yüksek çıkarsa durumdan tam emin olmak için ikinci bir kan tahlili istenebilir. Kan tahlilinden kesin sonuç almak için dikkat edilmesi gereken, aç karnına ve sabah saatlerinde test yapılması gibi, bazı hususlar vardır. Bu konuda doktor veya laboratuvar tavsiyelerine dikkatle uyulmalıdır.

  • Kan tahlili yaptırmadan hemen önce yapılacak yorucu egzersiz ya da duygusal stres sonuçları etkileyebilir.
  • Stresten uzak durulmalı ve uykusuz kalınmamalıdır.
  • Testten 24 saat öncesine kadar göğüslerin uyarılmamasına dikkat edilmelidir.
  • Bu hususlara dikkat ederseniz prolaktin seviyesinin daha sağlıklı ölçülmesini sağlarsınız.
  • Kan tahliline paralel olarak prolaktin seviyesinin neden yüksek olduğunu belirlemek için tiroid ve böbrek fonksiyonlarını ölçen testler de yapılabilir.
  • Manyetik rezonans görüntüleme (MRI) veya kompüterize aksiyal tomografi (CT scan) ile hipofiz bezinde tümör olup olmadığına bakılabilir ve neden bulunursa buna göre tedavi süreci başlayabilir.
  • Prolaktin yüksekliği ciddi bir duruma işaret edebilir ve tedavi edilmesi gerekir. Uzman bir doktordan teşhis ve tedavi konusunda yardım alınmalıdır.(12)

Aşırı El Terlemesi Neden Olur?

Gündelik hayatımızda, özellikle de sık sık insanlarla temas halinde olan, örneğin sıkça tokalaşması gerekenler için, ellerdeki aşırı terleme oldukça rahatsız edici bir durumdur. Sadece tokalaşma anında değil gün içinde herhangi bir nesneye, kişiye dokunulduğunda da zor anlar yaşanmasına neden olabilir.

Günlük hayatta daha rahat ve daha fazla öz güvene sahip olabilmek için el terlemesinin nedenlerinin ve çözüm yollarının öğrenilmesi önemli bir ayrıntıdır.

Günümüz teknolojisi birçok noktada olduğu gibi aşırı terleme tedavisinde de farklı farklı çözümler sunmaktadır. Ellerde terleme genellikle çocuk yaşlarda başlar. Yaşla, zamanla birlikte azalması söz konusu değildir. Öte yandan profesyonel yöntemlerle oldukça olumlu sonuçlar alındığı da bilinmektedir.  Bu yöntemlerin yanı sıra el terlemelerine karşı çeşitli doğal çözümler de önerildiğine rastlanabilir.(1)

Terlemek Neden Önemli?

Terleme, vücudun istemi dışında gerçekleşen, metabolizmaya özgü bir fonksiyondur. Bu sistem vücudun tuz, su ve ısı dengesini sağlayan fizyolojik bir olay olarak kabul edilir.

Yetişkin bir kişinin vücudunda 2 – 4 milyon arasında ter bezi bulunmaktadır. Ortalama 3 milyonu kokusuz ve renksiz bir sıvı salgılayan ter bezlerinin geri kalanı daha koyu kıvamlı ve kokulu sıvı salgılayan ter bezleridir.

Kokusuz ve berrak sıvı salgılayan ter bezleri genellikle ayak tabanında, ellerde ve yüz bölgesinde bulunurken daha ağır bir koku salgılayan ter bezleri koltuk altında ve genital bölgede yer alır. Bakterilerin hızlı yayılma özelliği gösterdiği bölgeler de bu koltuk altı ve genital bölgelerdir.(2)


Terlemenin İnsan Sağlığı İçin Önemi

İnsan vücudunda çevresel faktörler ve yiyeceklerin etkisiyle oluşan üre, tuz, ürik asit ve toksin içeren maddelerin atılması terleme yoluyla sağlanır. Sağlıklı şekilde terlemek insan vücudunun sağlıklı kalması için önemlidir.

Vücut, terleme yoluyla kendi ısı dengesinin kurar ve bu dengeyi korur. Ter bezlerinin yaydığı sıvı yani ter, vücuttan atılma esnasında buharlaşır ve vücudun özellikle fazla sıcaklarda ısısını korumaya yardım eder. Bu sayede cilt de nemli kalma özelliği korur.(3)

Terlemenin sağlığa faydalarına bakıldığında normal seviyelerdeki terlemeler son derece faydalı ve gerekli bir fonksiyondur.

Nasıl Terleriz?

Vücut ısısı çevresel sıcaklığın artmasına bağlı olarak ya da psikolojik nedenlerle artmaya başladığında otomatik olarak kan dolaşımı da hızlanır. Kan dolaşımının artış göstermesiyle ter bezlerinin aktif olduğu vücudun üst katmanında sıcaklık akımı oluşur. Deri üzerindeki ter, sıcaklık artsa bile buharlaşarak vücudu soğutmaya, bu yolla tekrar eski ısısına döndürmeye çalışır.(4)

Ellerde Aşırı Terlemenin Nedenleri

Ellerde aşırı terlemenin tıp dilindeki adı ‘palmar hiperhidrozis‘tir. Genellikle herhangi bir hastalıktan kaynaklanmadığı ve psikolojik nedenlere bağlı olduğu görülür. Sempatik sinir sisteminin fazla aktif olmasından kaynaklanır.  Öte yandan ellerdeki terlemenin fiziksel nedenleri de yok değildir.

Kişinin duygu durumuyla ilgili bir terlemeyle fiziksel rahatsızlıklardan kaynaklı bir terlemeyi birbirinden ayırmak için terlemenin özelliği takip edilmelidir. Örneğin aşırı terleme sadece ellerde sorun halindeyse ve erken yaşlardan beri yaşanan bir problemse, büyük olasılıkla terleme bu kişinin heyecan, korku ya da stres durumuyla tetiklenen bir sorundur.

Ellerde terleme geçmişten beri süregelen bir şikayet değilse ve yeni yeni ortaya çıkıyorsa ya da aşırı terleme ellerle birlikte vücudun diğer bölümlerinde de sorun haline gelmişse, o zaman altta yatan bir hastalıktan kaynaklı olabilir.(5)

Psikolojik Nedenler

Ellerde görülen aşırı terlemenin ana nedeni her zaman bilinemeyebilir. Çoğu kez terleme ailede vardır, yani kalıtsaldır. Bazı kişilerde ise terleme heyecan ve stresle tetiklenir. Özellikle aşırı heyecanlı, paniğe yatkın kişilerin yaşadığı ani ruh değişiklikleri ellerde terlemelere neden olabilir.

Ellerde, yüz bölgesinde ve koltuk altında meydana gelen terlemenin nedenleri arasında, beklenmedik anda gelen mutlu bir haber ya da sınav heyecanı gibi yoğun bir heyecan sayılabilir. Tüm bunlara karşın ellerin aşırı terlemesi psikolojik rahatsızlık sınıfında değildir.(6)

Tiroit Bezlerinin Fazla Çalışması

Tiroit bezlerinin fazla çalışması guatr sorununu ortaya çıkarmaktadır. Normalden fazla çalışan tiroit bezleri vücutta gerginliğe neden olduğundan sinirlilik haliyle beraber aşırı el ve ayak terlemesi, uyku bozuklukları, dikkat yetersizliği gibi olumsuzlukları görülebilir.

Fazla Kilolar

Fazla kilolu olmak hayatın birçok alanında kişiyi zora sokabilir. Bu olumsuzluklardan biri de ellerde terleme şeklinde kendini hissettirir. Fazla kilo vücut ısısının artmasına neden olacağı için vücut bu ısıyı aşağı çekmek için terleme yoluna gidecektir. Bu nedenle de kilolu kişiler her zaman diğerlerine göre daha fazla terlemektedir.

Şeker Hastalığı

Her şeker hastasında görülmemekle birlikte ani avuç içi terlemeleri ve bir şeyler yeme isteği birlikte ortaya çıkıyorsa bu durumda şeker hastalığının etkilerinden söz etmek mümkündür. Kan şekerinin ani şekilde düşmesi vücudun dengelerini alt üst eder, bu durum ise avuç içlerinde aşırı terlemeye neden olur. Diyabet ilaçları da yine aşırı terlemeye yol açabilir.

Bunların dışında kalp, akciğer rahatsızlıkları, menopoz, antidepresanlar ya da tansiyon ilaçları gibi ilaçlar da aşırı terlemeye neden olabilir.(7)

El Terlemesinde Tedavi Yöntemleri

Topikal Ter Önleyiciler

Ter önleyici ürünler genellikle haftada bir ya da iki kez yatmadan önce uygulanır ve uygulamadan sonra gece boyunca eldiven takılması gerekir. Özellikle alüminyum klorür içeren ürünler daha etkili olacaktır ancak bu ürünler ciltte tahrişe neden olabilir.(8)

İyontoforez Yöntemi

Bu yöntem ellere ve ayaklara suyun içinde düşük voltaj elektrik veren tıbbi bir cihaz yardımıyla yapılmaktadır. Neredeyse 50 yılı aşkın bir süredir uygulanmaktadır. Tedavi tek sefer uygulama şeklinde olmayıp kişinin vücudunun verdiği tepkiye göre değişiklik göstermektedir. 5 ila 10 seans arasında değişen bir sürede ellerde görülen aşırı terlemede ciddi bir azalma gözlemlenir. Seanslar 20 – 40 dakika aralığında sürmektedir. Bu yöntemin başarı oranının % 80 – 90 seviyelerinde olduğu belirtilmiştir.

Özellikle el ve ayaklardaki terlemeyi önlemenin risksiz yöntemi olarak iyontoforez yöntemi sıkça tercih edilmektedir. Bilinen önemli bir yan etkisi yoktur. Ancak kalp hastalarına, epilepsi hastalarına ve hamilelere önerilmez.(9)

Botoks (Botox)

Botoks iğneleri ile yapılan bu tedavi yönteminin ellerdeki aşırı terlemede % 80 – 90 oranında olumlu yönde etkili olduğu belirtilmiştir. Cildin hemen altına enjekte edilen ve kısaca botoks denilen tıbbi protein, terleme bezlerini harekete geçiren bir kimyasalı bloke eder ve böylelikle terlemeyi önler.

Ancak ellere uygulanan botoks tedavisinde bu çözüm uzun ömürlü değildir ve 6 – 10 ayda bir tekrarlanması gerekebilir. Ayrıca yöntem ellerde geçici olarak ağrıya ve güçsüzlüğe neden olabilir.(10)

ETS Operasyonu

Koltuk altı için de tercih edilen bir yöntem olan klipsli ETS ameliyatı hastaya genel anestezi uygulanarak gerçekleştirilir. Ellerdeki terlemede oldukça etkili olmasına karşı bazı yan etkilerine karşı da hastalar uyarılmalıdır. Bilinen önemli yan etkilerinden biri, uygulandığı bölgedeki terlemeyi keserken yüz, göğüs bacak gibi başka bir bölgede aşırı terleme sorununu ortaya çıkarmasıdır. Düşük tansiyon ya da aritmi gibi diğer yan etkilere de rastlanabilir.

ETS yönteminde bölgeye açılan iki delikten içeri kameralar gönderilir. İşlem ortalama 20 dakika sürmektedir. Ter bezlerinin olduğu bölgeye giden sinirlere klips takılarak sinirler sıkıştırılır. Yapılan işlem kalıcıdır, yani herhangi bir sorun yaşanması durumunda hasta işlemin tersine çevrilmesini isteyemez. Yan etkiler kalıcı olabilir.

Ellerdeki terlemeyi kesme açısından operasyonun başarı oranı oldukça yüksektir. Öte yandan yaşanabilecek çeşitli yan etkiler ya da komplikasyonlar nedeniyle çoğu uzman bu yöntemi ancak son çare olarak önermektedir. Bu hallerde de operasyon mutlaka işinin ehli bir uzman tarafından gerçekleştirilmelidir.(11)

El Terlemesine Doğal Çözümler

Deniz Tuzu ve Sirke Uygulaması

Ellerin aşırı terlemesini önlemek konusunda oldukça etkili olan deniz tuzu, uygulama aşamasında da kolaylık sağlamaktadır. Hem etkili hem pratik olan bu yöntemle ellerdeki aşırı terlemeyi normal seviyelere getirmek mümkündür.

  • Hazırlanışı

Yarım bardak deniz tuzu
Yarım bardak elma sirkesi

Malzemeleri genişçe bir kaba alın. Kabın içine ellerinizin sığıp sığmadığını kontrol edin. Malzemelerin iyice karıştırdıktan sonra ellerinizi bu karışımın içine sokarak ortalama yarım saat kadar suyun içinde bekletin.

Yarım saat karışımda beklettiğiniz ellerinizi sudan çıkarıp sadece kurulayın. Normal suyla durulamayın. Bu şekilde bir süre daha kalmasına izin verin. Tamamen doğal olan bu yöntemi haftada 2 – 3 kez uygulayarak ellerinizin terleme miktarını düzene sokmanız mümkün olabilir.

Kekik Uygulaması

Kekik yağı ellerdeki ter bezlerinin normal seviyede çalışmasını sağlar. Bu sayede aşırı terleme baskılanmış olur.

  • Hazırlanışı

7 – 8 damla kekik yağını ellerinizin iç kısmına damlatarak ovuşturun. Her iki el için ayrı ayrı damlatacağınız kekik yağıyla ellerinizin bütününe güzelce masaj yapın. Yağın ellerinizde tam olarak hapsolması için eldiven giyerek yatmanız önerilmektedir. Birer gün arayla ve düzenli şekilde yapacağınız kekik uygulaması sayesinde ellerinizin daha az terlediğini fark edeceksiniz.

Boğaz Şişmesine Ne İyi Gelir?

Kış aylarında havaların da soğumasıyla vücudumuz pek çok hastalık tehdidiyle karşı karşıya kalır. Soğuk algınlığı, grip, nezle, bademciklerin şişmesi vb. hastalıklar günlük yaşantımızı ciddi biçimde etkileyebilir. Hatta öyle ki evde yatmak zorunda kalıp iş, okul gibi önemli alanlarda aksamalar yaşayabiliriz.

En sık karşılaşılan hastalıklardan biri de boğazın yani bademciklerin şişmesidir. Genellikle kışın daha sık görülse de yaz aylarında da soğuk su, dondurma derken aniden boğaz şişebilir . Küçük çocuklar için bu durum bazen kabusa dönüşebilir ve ileri vak’alarda bademciklerin alınması gerekebilir.

Boğaz Şişmesi Neden Olur?

Boğaz şişmesinin temel nedeni bademciklerin bakteri ve mikroplar yüzünden iltihaplanmasıdır (1). Bademcikler, boğazımızın üst kısmında ve her iki yanında bulunur. Geniz etiyle birlikte vücudumuzun bağışıklık sisteminin bir parçadır. Dışarıdan gelen bakteri ve mikroplara karşı filtre görevi görür. Vücudumuzun savunma sisteminin temeli olan antikor üretiminde önemli rol oynar.(2).

Bademcikler, bakteri ve mikroplarla savaşta öncü birliktir. Ancak çok fazla bakteri ve mikrop girişi olduğu zaman vücudumuz da buna paralel olarak antikor üretimini arttırır. Bu artış ve bakterilerin etkisiyle bademciklerimiz iltihaplanarak şişer. Bademcik iltihaplanmasına “tonsilit” adı verilir.(3)

Bademcik iltihaplanması çocuklarda daha sık görülür. Genelde 7-10 gün arasında geçen bu durum kronikleşirse bademcik ameliyatı kaçınılmaz olur.(4)


Boğaz Şişmesinin Belirtileri Nelerdir?

Bütün hastalıklarda olduğu gibi boğaz şişmesinin de belli belirtileri vardır. Bademciklere bağlı olarak gelişen boğaz şişmesinin belirtileri şöyledir: (5,6,7,8)

Yutkunmada Zorluk: bademcikler boğazımızın üst kısmında ve her iki yanında bulunur. Bademcikler şişince boğazımızda doğal olarak bir tıkanma olur ve yutkunmada zorluk çekeriz. Yuttuğumuz şeyin boğazımıza takıldığı hissi oluşur.

Ağrı: Boğazımızda ağrı başlar.

Ateş: Bademciklerdeki iltihaplanmayla orantılı olarak ateşimiz çıkar. Bunun nedeni vücudun mikroplarla savaşmak için kendini korumaya almasıdır. Küçük çocuklarda yüksek ateşe karşı tetikte olmak gerekebilir. Havale geçirme riski unutulmamalıdır. Havale, küçük çocuklarda özellikle beyinde kalıcı hasar bırakabilir.

Halsizlik ve Yorgunluk: Vücut bakteri ve mikroplarla savaştığı için yorgun düşer. Bu sebeple kişi kendini halsiz ve yorgun hisseder. Yatarak dinlemesi tedavinin önemli bölümünü kapsar.

Ağızda Kötü Koku Oluşması: Bakteri ve mikropların neden olduğu iltihaplanma ağzımızın kötü kokmasına sebep olur.

Boyunda Şişkinlik: Boynumuzun her iki tarafında bulunan bezlerde şişmeler olur.

Ses Kısılması: Boğazımızdaki şişme ve iltihaplanma ses tellerini de etkileyerek sesimizin kısılmasına neden olur.

Bu belirtiler beraberinde baş ağrısı, çene ve boyunda hassasiyet, bademciklerin aşırı kızarması gibi belirtileri de beraberinde getirir.

Boğaz Şişmesine Ne İyi Gelir?

Boğaz şişmesi her insanın başına gelen ve genellikle kolay atlatılan bir hastalıktır. Ancak küçük çocuklarda dikkat edilmesi gerekir. Özellikle yüksek ateş ciddi riskler taşır. Boğazdaki iltihaplanma ileri düzeydeyse antibiyotik ya da penisilin tedavisi gerekebilir. Bu tedavilerin de çözüm olmadığı durumlarda bademciklerin ameliyatla alınması gerekir.

Öte yandan yeni başlayan boğaz şişkinliğine karşı evde uygulanabilecek bitkisel veya doğal çözümler de vardır. Bu sayede günlük yaşamımızı etkilemesine izin vermeden bu rahatsızlığı kolayca atlatabiliriz.

Bal-Limon: Boğaz şişkinliğine en iyi gelen ikili bal ve limondur. Bir tatlı kaşığı bal ve bir limonun suyunu, bir su bardağı sıcak suyun içinde iyice karıştırın. İsteğe bağlı olarak karışımın içine bir tutam karabiber de ekleyebilirsiniz. Bu karışımı için. Bal-limon karışımı boğazdaki şişliğe iyi gelecek ve rahatlama sağlayacaktır. Gün içinde 3-4 kez bu karışımı içebilirsiniz.

Süt: Ilık süt bademcik iltihabı üzerinde etkilidir. Sütün yaralar ve iltihaplar üzerindeki onarıcı etkisi boğaz şişmesine karşı da koruyucudur. Ayrıca 1 bardak ılık sütün içine 1 tatlı kaşığı zerdeçal ve bir tutam karabiber eklerseniz daha da etkili olacaktır.

Zerdeçal: Zerdeçal doğal antibiyotiktir. İltihap önleyici ve antiseptik etkileri bilimsel olarak kanıtlanmıştır. 1 bardak sıcak suyun içine 1 tatlı kaşığı zerdeçal ilave edin ve güzelce karıştırın. Su ılıdıktan sonra boğazınıza bu su ile gargara yapın. Günde 4-5 kez yapabileceğiniz bu karışım boğazınızdaki iltihabın kurumasında etkili olacaktır.

Siyah Turp: Son zamanlarda yaygınlaşan ve boğaz şişmesinde çok etkili olan siyah turp kürünü evde rahatça hazırlayabilirsiniz. Bir adet siyah turp ve bal, bu kür için gerekli olan malzemeler. Siyah turbun ortasını dikkatlice oyun. Oyuk kısmın içine bal dökün. Bunu yaptıktan sonra turbun tepesinden kestiğiniz parçayı yine kapak biçiminde kullanarak turbun ağzını örtebilirsiniz. Ballı turbu bir bardağın üstüne oturtarak sabaha kadar bekletin. Süzülen suyu için. Boğaz şişmesine karşı çok etkili bir yöntemdir. Küçük çocuklara ve iyot hastalarına ise önerilmez.

Ada Çayı: Ada çayı da boğaz şişmesine karşı etkili doğal çözümlerden biridir. Ada çayını 1 bardak sıcak suda 10 dakika kadar demleyin su ılıdıktan sonra gargara yapın. Ayrıca ada çayı bademcik iltihabına bağlı boğaz ağrılarının geçmesinde de etkindir.

Ihlamur: Ihlamur kış aylarının vazgeçilmezdir. Boğaz şişmesinde de boğazımızın rahatlatması açısından önemlidir. Ihlamuru demlerken içine 1 dilim elma ve limon kabuğu atarsanız daha da faydalı olacaktır. Şeker yerine bal koymayı da unutmayın. Ballı ıhlamur boğaz için şifa deposudur.

Tarçın Çayı: Tarçın antibakteriyel bir özellik taşır. Bakterilerin üremesini, çoğalmasını engeller. Boğazımızda da bakterilerden meydana gelen iltihaplanmaya karşı tarçın çayı oldukça etkilidir. 1 su bardağı sıcak suyun içine ½ tatlı kaşığı toz tarçın koyarak yaklaşık 7-8 dakika demlenmesini bekleyin. İsterseniz sade isterseniz de içine bal ve limon ekleyerek tüketin. Günde 3 bardaktan fazla içmemeye özen gösterin. Unutmayın her şeyin fazlası zarar.

Sarımsak: Doğanın bize sunduğu sağlık mucizelerinin başında şüphesiz ki sarımsak geliyor. Doğal antibiyotiklerin başında saydığımız sarımsak boğaz şişmesine karşı da çok etkilidir. Bir diş sarımsağı ikiye bölüp ağzınıza atın ve şeker emer gibi suyunu emin. Eğer bunu yapamıyorsanız 1 bardak suyu cezveye dökün ve içine 3 diş sarımsak atarak 10 dakika kaynatın. Daha sonra karabiber ilave ederek için. Sarımsak deyince aklınıza kokusu gelmiştir. Sarımsağın ağızda bıraktığı kokuyu gidermek içinde 4-5 tane maydanoz çiğnemek işe yarayacaktır.

Zeytin Yağı ve Kuru Soğan: Zeytin yağı ve soğanın iyileştirici etkisi yüz yıllardır biliniyor. 1 yemek kaşığı zeytin yağında orta boy 2 adet soğanı rendeleyerek kısık ateşte kavurun. Daha sonra temiz bir tülbentin içine koyun ve boğazınıza sarın. Boğaz şişkinliğini hemen rahatlattığını göreceksiniz.

Bitki Çayları: Boğaz şişkinliği rahatsızlığı yaşayanların gün boyu bol sıvı tüketmesi önemlidir. Kekik, böğürtlen, ebegümeci, nane, kuşburnu gibi bitki çayları sıvı tüketimi için idealdir. Gün boyu bu çayları içerek sıvı ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz.

Taze Sıkılmış Meyve Suları: Tam bir vitamin deposu olan taze sıkılmış meyve suları sadece boğaz şişkinliğine değil tüm hastalıkların tedavisinde etkindir. Bu yüzden bol bol taze sıkılmış meyve suyu tüketmeliyiz.

Şeker Emme: Direk bir tedavi yöntemi olmasa da şeker emmek tükürük bezlerinin çalışmasını sağlar ve böylelikle boğazın kuru kalmasını önler.

Boğazımızda rahatsızlık hissettiğimiz andan itibaren kesinlikle sigara içmemeliyiz. Sigara zaten iltihaplanmaya başlayan boğazımıza daha fazla zarar verecek ve iyileşme sürecini yavaşlatacaktır. (9,10,11,12,13,14)

Genellikle kış aylarında başımıza gelen ve bizi yorgun, halsiz bırakarak iş veya okul yaşamından geri bırakan boğaz şişmesine karşı yukarıda belirttiğimiz bitkisel çözümlerle önlem alabilir, hastalığın ilerlemesini önleyebilirsiniz. Ancak bu yöntemlerin hastalığın hafif seyrettiği durumlarda işe yarayabileceğini unutmayın ve kesinlikle uzman bir doktora görünmeyi ihmal etmeyin. Özellikle küçük çocuklarda boğaz iltihapları yüksek ateş gibi ciddi sorunlara neden olabilir.

Göz Yanması Neden Olur?

Gözlerimiz dünyaya açılan çok özel birer pencereye benzer. Sadece görmek değil, gördüğünü algılamak, yorumlamak, beyne olumlu ya da olumsuz iletiler ve sinyaller göndermek gibi görevlerin de büyük bölümünü üstlenir. Bunları düşündüğümüzde  gözlerimizin ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu biraz daha somut biçimde ortaya koymuş oluruz.

Gözler de tıpkı diğer organlar gibi belli dönemlerde bazı hastalıklarla ya da küçük rahatsızlıklarla
karşılaşabilir. Gözlerde herhangi bir rahatsızlık olmasa bile vücudun farklı bölümlerinde yaşanan rahatsızlıklar
gözlerde sorunlara neden olabilir. Göz yanması da bu olumsuzluklardan biridir.

Göz Yanması Nedir?

Gözün herhangi bir bölümünde ama özellikle de göz pınarı dediğimiz gözün burna yakın kısmında hissedilen sulanmayla beraber meydana gelen ağrıya göz yanması denir. Göz yanması çeşitli hastalıklardan kaynaklı olarak ortaya çıkabileceği gibi birçok hastalığın belirtisi de olabilmektedir. Bu nedenle de gözün herhangi birinde ya da ikisinde birden hissedilen göz yanmaları ciddiye alınmalı ve bir doktor tarafından eğer gerekli görülürse tedaviye başlanmalıdır.

Göz Yanması Neden Olur?

Göz yanmasının nedenleri birçok farklı kaynağa dayanıyor olabilir. Bu nedenle tedavi sürecine başlamadan önce nedeninin net şekilde saptanması önemlidir. Ancak bu şekilde doğru müdahale yöntemi bulunabilir.

Göz yanması nedenlerinin çevresel faktörlerini bir grupta, hastalıklarla ilgili nedenlerini başka grupta, alerjik nedenlerini ise diğer bir grupta incelememiz mümkündür.


Göz Yanmasının Çevresel Nedenleri

• Çok kirli hava
• Sigara dumanına maruz kalma
• Güneşte uzun süre bekleme
• Havuz suyundaki klorla temas
• Rüzgarlı günler
• Toz
• Saç spreyi
• Saç boyası

Kirli havanın en büyük etkisi cildimiz ve gözlerimiz üzerindedir. Havadaki kimyasal maddeler biz fark etmesek de gözlerimiz üzerinde yoğun bir baskı oluşturur ve bu durum gözlerde yanmayla sonuçlanır.

Sigara dumanı özellikle hassas yapıya sahip gözlere olumsuz etki yapar. Sigara dumanının gözlerinize dokunup dokunmadığını anlamak için kapalı bir ortamda sigara içiliyorken o ortamdan uzaklaşıp açık havaya geçerek gözlerinizin rahatlayıp rahatlamadığını gözlemleyin. Eğer yanma hissinde bir azalma varsa yanmanın kaynağı sigara dumanıdır.

Güneş özellikle son yıllarda insan vücuduna yarardan çok zarar getirmektedir. Zararlı etkilerinin en çok etkilediği organımız ise gözlerdir. Yanma hissinin yanında gözlerde kızarıklıkla kendini gösteren güneş etkisi önlem alınmaz ya da tedavi edilmezse arkası kesilmeyen şikayetler halinde devam eder ve görme kalitesini düşürür.

Kimileri için yaz mevsiminin vazgeçilmesi havuz keyfidir. Ancak havuz suyunda bulunan klor gözlerde hassasiyet oluşturur. Eğer biraz da gözlerde yatkınlık varsa enfeksiyon kaçınılmaz olur. Bu durumdan etkilenmemek pek kolay değildir ama havuza girdiğinizde suya dalmayarak gözünüzle suyun temasını azaltabilirsiniz.

Rüzgarlı günler gözlerde yanma sorununun başka bir çevresel faktörüdür. Havadaki polenlerin yanında yerden havalanarak uçuşan küçük tozlar, pislik zerrecikleri gözlerinize zarar verir.

Saç spreyi ya da saç boyası tamamen kimyasal içerikli ürünlerdir. Bu ürünler başta göz olmak üzere cilt üzerinde de olumsuz etkilere sahiptir. Saç spreyi ya da saç boyasının gözünüzle teması halinde hemen gözlerinizi temiz olduğundan emin olduğunuz bol suyla yıkayın. Buna ek olarak açık havaya çıkarak gözlerinizin kapalı mekandaki havayla temasını önleyin.

Göz Yanmasının Hastalıklarla İlgili Nedenleri 

• Göz nezlesi
• Göz kuruluğu
• Göz yorgunluğu (astenopi)
• Bakteriyel enfeksiyonlar
• Işık korkusu (fotofobi)

Göz nezlesinin tıp dilinde adı “konjonktivit”tir. Göz kapağının iç yüzeyi ile gözün beyaz kısmının bir bölümünü örten ince zarın iltihaplanması ya da enfeksiyon kapmasıyla ortaya çıkan bir hastalıktır. Göz nezlesi viral yolla bulaşabileceği gibi enfeksiyon kaynaklı da olabilir.

Bazı insanlarda gözyaşının azalması ya da gözyaşı kalitesinin düşmesiyle ortaya çıkan bir hastalık olan göz kuruluğu daha çok ileri yaşlarda karşımıza çıkar. Özellikle kadınlarda menopoz döneminde ciddi boyutlara ulaşır. Göz kuruluğu beraberinde gözde yanma durumunu doğurur. Uzun süre lens kullanımı ya da sürekli bilgisayar ekranına bakmak gibi nedenler de göz kuruluğuna neden olabilir.

Göz yorgunluğu adı üzerinde gözlerin yoğun biçimde kullanımına bağlı olarak yorulmasıdır. Az ışık ya da uzun süre bilgisayar ekranına bakmak gibi nedenlerle ortaya çıkabilir. Genellikle dinlenme sonucu bu yorgunluk giderilebilir.

Karanlıktan korkma oldukça yaygın bir korkuyken ışıktan korkmak çok bilinen bir fobi türü değildir. Bilinmemesine rağmen böyle bir fobi olduğu da gerçektir. Örneğin kozmetik mağazaları ve kuyumcular sattıkları ürünü daha çekici göstermek için fazla ışık kullanır. İşte fotofobisi olan insanlar bu tip ortamlarda çok huzursuz olur. Fotofobik insanların gözleri fazla hassas olduğu için göz yanması sorununu sıkça yaşarlar.

Göz Yanmasının Alerjik Nedenleri 

• Polenler
• Küf mantarları
• Hayvan kepeği
• Parfümler
• Kolonyalar

Göz yanmasının en yaygın nedenleri alerjik olanlarıdır. Özellikle sık tekrar eden ya da kronikleşen göz yanmalarında alerjik faktörler aranmasında fayda vardır. Alerjik kaynaklı göz yanmalarının ilk nedeni olarak karşımıza polenler çıkar. Mevsimsel olarak etkileri artış gösteren polenlerin en etkili olduğu aylar bahar aylarıdır. Kimileri alerjik durumlardan etkilenmediği için şanslıyken kimileri alerjik reaksiyonlara açıktır. Polenlerin gözlerinizde yanma hissi yaratmasını istemiyorsanız bahar aylarında fazla ağaçlık, yeşillik alanda bulunmamaya çalışmalısınız.

Küf mantarları da göz yanmasının başka bir nedenidir. Havada bulunan sporların özellikle nemli ve besinli ortamlarda bir araya gelerek çoğalmasıyla oluşur. Binlerce mikroskobik canlının oluşturduğu küf mantarları çevredeki atık yiyecekleri çürüterek yok ettikleri için doğal döngüye katkı sağlar. Küf mantarları astım hastalarını etkilediği gibi kimilerinde göz yanmasına da neden olur.

Günlük hayatta sıkça kullandığımız parfümler, deodorantlar ve kolonyalar birçok bünyeyi olumsuz etkileyerek öksürük, boğazda kaşıntı, deri kabarması, göz yanması gibi olumsuzluklar yaşanmasına zemin hazırlar.

Göz Yanmasının Tedavisi Nasıl Yapılır?

Göz yanmasının nedenlerini yukarıda teker teker ele almıştık. Çözümüne yönelik adım atmak için nedeninin belirlenmesi oldukça önemlidir.

Eğer göz yanması çevresel nedenlerden birinden kaynaklanıyorsa nispeten işiniz kolaydır. Çevresel faktörleri ortadan kaldırmak ya da bu çevrelerden uzak durmak kısa süre içinde göz yanması sorununu bitirecektir.

Bilgisayar kullanımını azaltmak sayesinde göz yanması sorununu hafifletebilirsiniz. Çünkü uzun saatler bilgisayara bakmak, göz kuruluğunu ortaya çıkarır. Bu durumun getirisi de göz yanmasıdır.

Göz yanması tedavisinde soğuk kompres uygulamak her zaman etkili bir yöntemdir. Üstelik herhangi bir zararı ya da yan etkisi yoktur. Bu yüzden gün içinde istediğiniz zaman uygulayabilirsiniz.

Soğuk çay poşetleriyle gözünüzü dinlendirerek göz yanması sorununu çözebilirsiniz. Çay banyosu sadece göz yanması durumunda değil aynı zamanda göz yorgunluğu, göz kızarıklığında da etkili bir yöntemdir. Çayı gözünüze uygulamak için demlediğiniz çayı oda sıcaklığına getirin, daha sonra bir pamuk yardımıyla gözünüzü kapatarak 5 dakika masaj yapın.

Eğer göz nezlesi rahatsızlığınız varsa bu rahatsızlık göz yanması sorununu da beraberinde getirir. Göz nezlesi enfeksiyon kaynaklıdır ve 10 gün kadar devam eder. Bu süre içinde hasta olmayan göze dokunmamaya gayret edin, ellerinizi sık sık yıkayın ve yüzünüzü havluyla kurulamayın. Bunun yerine tek kullanımlık kağıt havlular tercih edin.

Alerji kaynaklı göz yanması sorununun çözümü alerjinin kaynağını bulmakta yatar. Eğer neye alerjiniz olduğunu belirleyebilirseniz sorunu kolayca çözersiniz. Örneğin mevsimsel polen kaynaklı göz yanması sorununu ağaçlık alanlara, ormana gitmeyerek çözebilirsiniz. Ya da evcil hayvan alerjisi olanlar için evcil hayvanına veda etmek en mantıklı iş olur.

Bu uygulamalar sayesinde kısa sürede göz yanması sorununuz ortadan kalkacaktır. Ancak yine de göz yanması sorununuz devam ediyorsa ve gözde renkli akıntı varsa mutlaka doktora başvurulmalı ve tüm belirtiler doktora ayrıntılı şekilde anlatılmalıdır.

[expand title=”Kaynaklar”]

[/expand]

Diş Gıcırdatma Neden Olur?

Kaliteli bir yaşam herkes için önemlidir. Ancak bu arada yaşam kalitesini etkileyen pek çok rahatsızlık bulunmaktadır. Bunlardan birisi de belki çoğu kişinin farkında bile olmadan zararını gördüğü diş gıcırdatma rahatsızlığıdır. Tıp dilinde “bruksizm” adıyla bilinen diş gıcırdatma oldukça yaygındır.

Bruksizm, gece uyurken ya da gündüz uyanıkken istemsiz olarak dişleri sıkmak, çeneyi kenetlemek ve dişlerden gıcırtı sesi gelmesi olarak tanımlanabilir.

Diş gıcırdatma, modern tıbbın tartışmaya devam ettiği, bazı risk faktörleri ve nedenler belirlenmiş olsa da, henüz kesin olarak ‘diş gıcırdatma neden olur’ sorusunun cevaplanamadığı bir rahatsızlıktır.

Diş Gıcırdatma Nedir?

Özellikle uyku halindeyken meydana geldiği daha çok görülen diş gıcırdatma, çoğu kez birkaç faktörün bir araya gelmesiyle ortaya  çıkar. İlginç olanı ise bu rahatsızlığa sahip çoğu kişinin, çeşitli komplikasyonlar ortaya çıkana dek durumlarının farkında olmamasıdır. Uyku sırasında istemsiz şekilde diş gıcırdatıldığı için, bu tip gıcırdatmaları kontrol altına alması da daha zordur.

Diş gıcırdatma, parafonksiyonel alışkanlık olarak da tanımlanır. Yani kişinin dudak ısırma ya da parmak çıtlatma gibi, istemsiz edindiği alışkanlıklardandır.

Genel olarak 20-40 yaş aralığında daha sık görülen diş gıcırdatma rahatsızlığı 4-5 yaşındaki çocuklar da bile görülebilir.

[quote]Diş gıcırdatma çocuklarda bazen diş yapısıyla ilgili olarak bazen de ağrıya tepki olarak görülebilir. Örneğin kulak ağrısı ya da diş çıkarma ağrısı nedeniyle diş gıcırdatan çocuklar olabilir. Ayrıca hiperaktif çocuklarda da diş gıcırdatmaya rastlanabilir.[/quote]

Diş gıcırdatma nedenlerini modern tıp henüz kesin olarak netleştirebilmiş değildir.  Psikolojik nedenler, stres, kaygı, uyku bozuklukları veya ağızdaki (çene, diş vb) yapısal bozukluklar, diş gıcırdatmada rol oynadığı düşünülen faktörler arasındadır.


Diş gıcırdatmayı ikiye ayrılır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi gece uyurken ve gündüz uyanık haldeyken. İki durumun farklarını şu şekilde sıralayabiliriz:

Gece Uyurken Diş Gıcırdatma: 

  • Uyurken yapılır.
  • Uyanınca hissedilen etkisi yoğundur.
  • Günün ilerleyen saatlerinde daha iyi hale gelir.
  • Uyku halinde bilinçsizce meydana gelir.
  • Uykunun belli zaman dilimlerinde yoğunlaşır.
  • Genellikle seslidir. Yakında bulunanlar rahatlıkla duyar.
  • Çeneyi sıkma ve dişleri gıcırdatma biçiminde yapılır.
  • Yapılan araştırmalarda stresle bağlantısı kurulmuşsa da tek nedeni stres denilemez.
  • Kadın ve erkeklerde eşit oranda görülmektedir. Baskın bir cinsiyet yoktur.

Gündüz Uyanıkken Diş Gıcırdatma: 

  • Uyanıkken farkında olmadan yapılır.
  • Belli bir zaman dilimi yoktur.
  • Gün içinde yapılır.
  • Gıcırdatma şiddetine göre yoğunluğu giderek artar ve verdiği rahatsızlık çoğalır.
  • Nadiren seslidir. Çok sessiz ortamda dikkatli dinlenirse duyulabilir.
  • Genellikle çeneyi sıkma ya da kenetle biçiminde yapılır. Nadiren sıkmayla beraber gıcırdatma da yapılır.
  • Stresle ilişkisi güçlüdür. Ancak kesinlikle tek başına stresten kaynaklıdır denilemez.
  • Genellikle kadınlarda görülmektedir.

Diş Gıcırdatma Nedenleri

Yapılan araştırmalar diş gıcırdatmayı tek bir belli nedene bağlayamamıştır. Kişilerin ruhsal yapısı, ağız-diş yapısı, genetik özellikleri vb. gibi birçok etken diş gıcırdatma rahatsızlığını tetiklemektedir. En bilinen nedenleri şöyle sıralayabiliriz:

Psikolojik Etkiler: Psikolojik etkilerin başında stres gelmektedir. Günümüz modern toplumunun en büyük sıkıntısı stres, birçok hastalığın da tetikleyicisidir. Günlük telaşlar, iş yoğunluğu, geçim derdi, eğitim sıkıntıları, gelecek kaygısı, ailevi problemler, trafik gibi sayabileceğimiz yüzlerce neden stresin kaynağını oluştururken vücudumuzda da bazı aksaklıklara yol açabilir.

Çoğu araştırmacıya göre de diş gıcırdatma rahatsızlığının önemli nedenlerinden biri de strestir. Küçük çocuklarda özellikle aileden ayrılıp kreşe ya da okula başlanacağı dönemde görülmesi, iş hayatında işleri kötüye gitmeye başlayan, evlilikte bazı sorunlar yaşayan kişilerde diş gıcırdatmanın ortaya çıkabilmesi de bu görüşe temel oluşturur.

Yaşam Biçimi: Diş gıcırdatma rahatsızlığını tetikleyen bir diğer etken de yaşam biçimidir. Sahip olduğunuz toplumsal statü ve bunun yarattığı baskı, alkol kullanımı, uyuşturucu madde kullanımı, düzensiz uyku, fazla kafein tüketilmesi, sigara alışkanlığı gibi yaşam biçiminizle ilgili etkenler diş gıcırdatma rahatsızlığını tetikleyebilir.

Kişilik Özellikleri: Rekabetçi, hırslı, sinirli veya hiperaktif olarak da tanımlayabileceğimiz, bu tür karakter özellikleri taşıyan kişiler arasında diş gıcırdatmaya daha sık rastlanabilmektedir.

Uyku Bozuklukları: Uyku bozukluğundan kaynaklanan sıkıntılar da diş gıcırdatma rahatsızlığının tetikleyicisidir. Özellikle “Obstrüktif Uyku Apne Sendromu” olarak da bilinen ve uyku apnelerinin önemli bir oranını kapsayan rahatsızlık, diş gıcırdatmanın temel tetikleyicileri arasında gösterilmektedir. Uyku bozuklukları aynı zamanda stres faktörünü de etkileyen önemli bir unsurdur. Diş gıcırdatmada birçok etkenin bir araya geldiği  buradan da anlaşılabilir.

Dişlerdeki Yapısal Bozukluklar: Dişlerin sıralanışındaki yapısal bozukluklar yüzünden diş gıcırdatma rahatsızlığı ortaya çıkabilmektedir. Bazen de bir diş tedavisi sonrası, örneğin çok yüksek bir dolgu nedeniyle diş gıcırdatması ortaya çıkabilir.

Vitamin-Mineral Eksikliği: Vücudumuzdaki bazı vitamin ve minerallerin eksiliği bu rahatsızlığın tetikleyici olabilir. Özellikle anti-stres vitamini diye de bilinen B5 vitaminin eksikliği önemli bir etkendir. B5 vitamini eksiğini gidermek için yoğurt, avokado, sebze ve tahıl gibi doğal besinler tercih edilebilir.

Kalsiyum ve magnezyum eksikliği de diş gıcırdatmayı tetikler. Özellikle kalsiyum eksikliği istemsiz kas hareketlerine neden olduğu için önemli bir faktördür. Süt ve süt ürünleri, badem, susam, baharatlar gibi besinlerle kalsiyum ihtiyacı karşılanabilir. Yine kabak çekirdeği, ıspanak, yeşil fasulye, susam, soya fasulyesi, kaju gibi gıdalar magnezyum ihtiyacını giderebilir.

Diğer Nedenler: Midedekilerin yemek borusuna tırmandığı reflü rahatsızlığı, antidepresanlar ve bazı psikiyatrik ilaçlar, Parkinson gibi bazı rahatsızlıklardan kaynaklanan komplikasyonlar da diş gıcırdatmanın ortaya çıkmasına yol açabilir.

Diş Gıcırdatmanın Vücuda Verdiği Zararlar

Diş gıcırdatma ciddi sonuçları olabilen bir rahatsızlıktır. Özellikle dişler üzerinde ciddi zararları olan bu rahatsızlık tedavi edilmezse kişinin yaşam kalitesinde sıkıntılar oluşturur.

Diş gıcırdatmanın zararlarını şöyle sıralayabiliriz:

Diş Kırılmaları: Diş gıcırdatma dişlerin normalde olmayacak kadar çok sıkılması ve çenenin kilitlenmesidir. Zamanla dişlerin bu kadar çok sıkılması sonucu dişler aşınır ve kırılmalar meydana gelir.

Diş Yüzeyinde Aşınma: Dişlerin sıkılması ve birbirine sürtünmesi sonucunda özellikle dişlerin çiğnemede etkili olan yüzeyinde aşınmalar meydana gelir.

Dişlerde Hassasiyet Oluşması: Diş gıcırdatma rahatsızlığının bir diğer zararı da dişlerde genel olarak soğuğa karşı oluşan hassasiyet ve dişlerin sızlamaya başlamasıdır.

Diş Etinin Çekilmesi: Dişlerin yoğun ve şiddetli sıkılmasından dolayı diş etlerinde çekilmelerde meydana gelir. Ayrıca buna bağlı olarak dişlerde sallanma ve dökülmeler de meydana gelebilir.

Yanaklarda Meydana Gelen Tahriş: Dişlerin sıkılması ve sürtünmesi doğal olarak bir süre sonra yanaklarda tahriş meydana getirir. Bunun sonucu olarak da yanak ısırmak ortaya çıkar. Özellikle yemek yerken oluşan bu durum kişiye rahatsızlık verir.

Ağrılar: Diş gıcırdatmanın oluşturduğu en büyük etki baş, eklem ve kas ağrılarıdır. Yanak ve şakaklara uygulanan yoğun baskı öncelikle bu bölgelerdeki kas ağrılarına neden olur. Özellikle şakaklara uygulanan baskı sonucunda baş ağrıları ortaya çıkar. Bu ağrılar can sıkıcıdır ve günlük aktiviteleri olumsuz etkiler. Yine çene eklemlerine uygulanan baskı bu eklemlerde ağrılar oluşturur. Bu ağrılar yemek yemeyi zorlaştırabilir.

Diş Gıcırdatma Tedavisi

Diş gıcırdatma rahatsızlığının nedeni net olmadığı için sürece yayılacak, farklı tedavi yöntemleri uygulanır. Bu yöntemlerden etkili olan bulunarak çözüme ulaşılmaya çalışılır.

Diş gıcırdatma için tedavi yöntemleri:

Bilinen en yaygın yöntem dişleri korumak için kullanılan ve “gece koruyucuları” denilen silikon malzemedir. Bu koruyucu silikonlar sayesinde dişlerin üzerinde uygulanan baskı ve sürtünmenin önüne geçilir. Ancak hastalığı tedavi etme konusunda yeterli değillerdir. Mutlaka ek tedavi yöntemleri uygulanması gerekir.

Psikolojik destek almak diş gıcırdatma tedavisindeki etkili yöntemlerden biridir. Stresin diş gıcırdatmada önemli bir tetikleyici olduğu düşünülürse alınacak psikolojik destek sayesinde stresten uzak, rahat ve huzurlu bir yaşam bu hastalığı tetiklenmesini engelleyebilir.

Uyku kalitesini arttırıcı tedbirler de yine diş gıcırdatmayı önlemede işe yarayabilir. Gece yatmadan önce yemek yememek, sigara, alkol ve uyuşturucu madde kullanmamak gibi değişikliklerle uyku kalitesi arttırılabilir.

Yine doktor kontrolü altında ve doktorunuzun yazacağı kas gevşetici ilaçlarla bu rahatsızlığın önüne geçilebilmesi mümkündür.

Diş yapısında olan bozuklukların tedavi edilmesi, eksik dişlerin yerine protez yapılması gibi yapısal bozukluklara karşı alacağınız önlemler de bu rahatsızlığın tedavisinde önemli etkenlerdir.

Çocuklarda ise süt dişlerinin dökülüp diğer dişlerinin tamamlanmasından sonra diş gıcırdatmanın ortadan kalktığı tespit edilmiştir. Yine yeni okula başlayacak çocuklarda oluşan stres ve bunun sonucu tetiklenen diş gıcırdatma, okula alıştıktan sonra kendiliğinden geçebilmektedir. Bu noktada çocuğa baskı yapılmamalı ve biraz zaman tanınmalıdır.

[expand title=”Kaynaklar”]

[/expand]

Lenfosit Düşüklüğü (Lenfopeni) Nedenleri

Vücudumuz belli bir düzen içinde çalışır ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı da kendini korumaya programlıdır. Başka biri bizi gıdıklayabilirken, kendi kendimizi gıdıklayamıyor oluşumuzun temel nedeni de bu çok özel koruma programında yatar. Başkasının yaptığı bir gıdıklama hareketini vücudumuz tehdit olarak algılar ve sinir uçlarımız uyarılır.

Oysa kendi kendimize yaptığımız gıdıklama hareketini vücut tehdit olarak algılamaz.

Dışarıdan gelip tehdit oluşturabilecek bakteri, virüs ve zehirli maddelere karşı vücudumuz kendini hemen korumaya alır. Bu tepki, vücudumuzun zarar görmemek için geliştirdiği bağışıklık sisteminin doğal sonucudur. Bağışıklık sistemimizin en önemli unsurlarından biri de kanımızda bulunan lenfositlerdir. Bağışıklık sisteminin temelin oluşturan lenfositler bizim için hayati önem taşır.

Lenfosit düşüklüğü ve nedenlerine geçmeden önce lenfositleri daha yakından tanıyalım.

Lenfosit Nedir?

Lenfosit; kanımızda bulunan, beyaz kan hücresi olarak da bilinen akyuvar (lökosit) türüdür. Lenfositler vücudumuzu dışarıdan gelen virüs ve bakterilere karşı korur.

Lenfositler vücutta oluşan enfeksiyona karşı çoğalarak o bölgeye doğru hareket eder ve vücudu korumak üzere enfeksiyonla savaşmaya başlar.

Ayrıca bağışıklık sistemimizin önemli parçası olan, bizi tüm hastalıklara karşı koruyan antikorları da lenfositler üretir.

Tüm lenfositler kemik iliğindeki ana hücrede üretilir. Kan kanseri tedavisinde ilik nakli yapılmasının nedeni de budur.


İnsan kanında farklı lenfosit tipleri bulunmaktadır.

  • Doğal Öldürücü Hücreler: Büyük granürlü lenfosit olarak da bilinir. Tümör hücrelerinin ve virüs taşıyan hücrelerin düşmanıdır. Bu hücreleri tespit ederek yok eder. Ancak sağlıklı hücrelere kesinlikle zarar vermez. Vücudumuzda kan kemik iliğinde ve dalakta bulunur. Kanımızda bulunan lenfositlerin %10’u doğal öldürücü hücrelerdir.
  • B Lenfositleri: Küçük granürlü lenfositlerin birincisidir. Kemik iliğinde üretilirler. Temel görevinin başında antikor üretmek gelir. Vücuda virüs ya da zehirli madde girdiğinde hemen tepki vererek çoğalırlar ve milyonlarca antikor üretirler. Kanda bulunan lenfositlerin %10’u B lenfositidir.

[box type=”info” style=”rounded” border=”full”]Antikorlar, vücudumuza giren bakteri, virüs ve ya zehirli maddelere karşı savaşarak vücudumuzu koruyan Y biçiminde protein molekülleridir. Antikorlar vücuda giren mikroplarla savaşarak aynı tür mikrop yüzünden tekrar hastalanmamızı engeller. Aşı mantığı da budur. Bir nevi antikor eğitimi. Zayıflatılmış hastalık mikropları aşı yoluyla vücuda verilir ve antikorların bu mikropları yenmesi sağlanır. Böylece vücut aynı mikropla yeniden karşılaştığında artık o mikroba karşı bağışıklık kazanmış olur.[/box]

  • T Lenfositleri: Küçük granürlü lenfositlerin ikincisidir. Kemik iliğinin kök hücrelerinde üretilirler. Kanda ve lenf sisteminde bulunurlar ve virüslü hücreleri tespit ederek yok ederler. Kanda bulunan lenfositlerin %80’i T lenfositidir.

Kısaca lenfositler bizi bakteri, virüs ve zehirli maddelere karşı koruyan ve bağışıklık sistemimizi oluşturan en önemli unsurlardır.

Lenfosit Düşüklüğü (Lenfopeni) Nedir?

Vücudumuzda bulunan akyuvarların %20 -%40’ ını lenfositler oluşturur. Yetişkin insanların bir mikrolitre kanında 1.000 ile 4.800 arasında lenfosit bulunur. Çocuklarda ise bu sayı 3.000 ile 9.500 arasında değişir.

Yetişkinlerde bu sayı 1.000’nin altına düşerse lenfosit eksikliği, çocuklarda ise 3.000’nin altına düşerse lenfosit eksikliği teşhisi konur.

Lenfosit düşüklüğü ciddiye alınmalıdır. Bu durumun tıp dilindeki adı lenfopenidir. Lenfopeni, vücudun bağışıklık sisteminin vücudu yeteri kadar koruyamamasına neden olur. Vücut enfeksiyonlara ve kanser ya da tümör hücrelerinin çoğalmasına karşı savunmasız kalabilir. Lenfosit eksikliği ayrıca birçok organın ciddi şekilde zarar görmesine de yol açabilir.

Lenfosit Düşüklüğü Neden Olur?

Lenfosit eksikliğinin farklı nedenleri olabilir. Çoğu kez kendi başına herhangi bir belirti vermeyen lenfosit düşüklüğü genellikle başka bir hastalık şüphesiyle kan tahlili yaptırıldığında ortaya çıkar. Bazı hastalarda yüksek ateş veya beklenmedik, sık enfeksiyonlar gibi belirtileri olsa da, teşhisinin hemen yapılabilmesi güçtür.

Lenfosit düşüklüğü teşhis edildiğinde, eğer altta yatan ciddi bir rahatsızlık bu duruma yol açmıyorsa, tedavi kolaydır. Uzman doktorun yazacağı uygun ilaçlarla lenfosit düşüklüğünün önüne geçilebilir.

Peki kandaki lenfosit miktarı neden düşer?

• İlk nedeni kemik iliğinin artık lenfosit üretememesidir ki bu aynı zamanda vücudun bağışıklık sisteminin çöktüğünün de habercisidir. Aplastik anemi olarak da bilinen bu durumun belirtileri aşırı bitkinlik ve halsizliktir.

Aplastik anemi aniden ortaya çıkar. Belirli bir yaş aralığı ya da cinsiyet farkı yoktur. Kemoterapi görenlerde, hamilelerde, zehirli kimyasallar kullanan insanlarda daha sık görülür.

Tedavi için genellikle kan nakli ve ilaç tedavisi uygulanır. Bu hastalığa yakalananlar tedavi süresince steril ortamları tercih etmelidir. Hastalar enfeksiyon kapmamak için yaralanma riski taşıyan spor etkinliklerinden uzak durmalıdır. Hastalığın ilerleyen aşamalarında vücudun yeniden lenfosit üretmesi için ilik nakli gerekebilir.

• Lenfosit eksikliğinin diğer bir nedeni bulaşıcı hastalıklardır. Örneğin vücudun bağışıklık sistemini çökerten HIV virüsü, nam-ı diğer AIDS, kandaki lenfosit oranının azalmasına yol açar. Bunun yanı sıra verem ve viral hepatit gibi diğer bulaşıcı hastalıklar da lenfosit düşüklüğüne neden olur.

Bulaşıcı hastalıklar herkes için tehdit oluşturur. Bu yüzden bu hastalıklara karşı nasıl tedbirli olunacağına dair dikkatli ve bilinçli olmak gerekir.

Kemoterapi ve radyoterapi tedavisi gören hastalarda da lenfosit düşüklüğü görülür. Kemoterapi ve radyoterapinin en bilinen yan etkilerinden biri lenfosit düşüklüğüdür. Bu yüzden bu tedavi yöntemlerini uygulayan hastaların lenfosit oranları sürekli kontrol altında tutulur.

Ağır sol kalp yetmezliği ve böbrek yetmezliği de lenfosit oranının düşmesinde etkendir. Bu hastalığa yakalananların tedavilerine ek olarak lenfosit oranları kan tahlili yapılarak sürekli izlenir ve gerekli durumlarda ilaç tedavisi ya da kan nakli ile lenfosit seviyesi kontrol altında tutulmaya çalışılır.

• Bazı hastalıkları doğuştan vücudumuzda taşıyor olabiliriz. Bazısı hemen ortaya çıksa da bazısı belli bir yaşta ortaya çıkar. MS hastalığı, deri veremi (lupus) ve romatoid artrit gibi doğuştan gelen bağışıklık sistemi hastalıkları vücutta lenfosit miktarının düşmesinde etkendir. Romatoid artrit gibi eklem iltihabı hastalığı tedavisinde kullanılan steroidler de ayrıca lenfosit oranının düşmesini tetikler.

• Lenfosit düşüklüğünde bir diğer etken de çağımızın “vebası” kabul edilen kanser hastalığıdır. Özellikle kan kanseri olarak bildiğimiz lösemi hastalığı kandaki lenfosit miktarını ciddi şekilde düşürür. Kemik ilikleri lenfosit üretemez hale gelir ve vücut kanserli hücrelerle başa çıkamaz. Kemik iliğinde tekrar lenfosit üretilmesi ve vücudun kanserli hücreleri yenmesi için ilik nakli lösemi tedavisi için en çok başvurulan yöntemlerdendir.

Kullanılan bazı ilaçlar da lenfosit düşüklüğüne neden olabilir. Özellikle iltihabi durumların tedavisi için kullanılan steroid tarzı ilaçlar ya da bağışıklık sistemini baskılayan azatioprin içeren (chron ve ülserit kolit tedavisinde kullanılan etkin madde) lenfosit oranında düşmeye neden olur.

• Günümüzde pek çok rahatsızlıkta sözü geçen stres, lenfosit düşüklüğünde de karşımıza çıkabilir.  Yaşanan yoğun stres lenfosit miktarında düşmeye neden olabilir. Günlük koşturma ve telaş içinde stres ve yetersiz beslenme gibi nedenlerle farkına varmadan bağışıklık sistemimiz yavaşlayabilir. Mümkün olduğunca stresten uzak durmamız ve sağlıklı beslenmemiz bağışıklık sistemi açısından da gereklidir.

Lenfosit Düşüklüğünün Tedavisi

Lenfosit düşüklüğü bağışıklık sistemini etkilediği ve vücudu savunmasız bırakabileceği için ciddi bir rahatsızlıktır. Mutlaka tedavi edilmesi gerekir. Tedavi, lenfosit düşüklüğünün nedenine bağlı olarak belirli bir süreci kapsayabilir. Lenfosit düşüklüğüne neden olan hastalığın tedavisi öncelik taşıyacaktır.

Lenfosit oranını kontrol etmek için kan tahlili yaptırmak yeterlidir. Özellikle 40 yaşından sonra düzenli aralıklarla kan tahlili yaptırarak lenfosit oranı kontrol edilmelidir. Her hastalıkta olduğu gibi lenfosit düşüklüğünde de erken teşhis çok önemlidir.

Lenfosit düşüklüğü tespit edildikten sonra bunun hangi sebepten kaynaklandığı öğrenmek için farklı tetkikler yapılacaktır. Check-up veya kapsamlı bir muayene ile lenfosit düşüklüğünün nedeni tespit edilebilir. Neden belirlendikten sonra da enfeksiyon tedavisi  ya da ilaç tedavisi gibi uygun tedavi yöntemi belirlenecektir.

[expand title=”Kaynaklar”]

[/expand]

Kasıklarda Ağrı Neden Olur?

Kasıklar vücutta mide ile baldırlar arasında, karnın bitip bacakların başladığı yerlerdir. Kasık bölgesinde birlikte çalışan 5 kas, bacakların hareket etmesini sağlar. Kasık ağrısı genellikle fiziksel bir aktivite ya da spor yaralanmaları sonucu meydana gelir. Bu bölgedeki kasların gerilmesi ya da zorlanması kasık ağrılarının başlıca nedenini oluşturur.

Ancak yüzme ya da koşma gibi kasları zorlayan bir aktivite söz konusu olmadığı halde, yani herhangi bir yaralanma olmadan ortaya çıkan kasık ağrıları altta yatan başka bir sorunu haber veriyor olabilir. Bu nedenle aniden başlayan ya da uzun süren kasık ağrılarını görmezden gelmemek önemlidir. Hangi uzmana muayene olmanız gerektiğini kestiremediğiniz durumlarda aile hekiminize danışabilirsiniz.

Devam eden, git gide şiddetlenen veya haftalar boyu geçmeyen kasık ağrıları ihmal edilmemeli ve bir genel cerrahi uzmanına başvurulmalıdır. Kadınlarda üreme organları ile ilgili bir sorundan şüpheleniliyorsa jinekolojik muayene ile de ağrının kaynağı anlaşılabilir.

Kasık ağrısının birçok farklı nedeni olabilir ve bu nedenler kadın ve erkekte farklılıklar gösterir. Örneğin kadınlarda adet dönemindeki yumurtlama kasık ağrısına yol açabilir ve doğal olarak erkekler için böyle bir ağrı nedeni söz konusu olamaz.

Kasık ağrısı hemen herkeste meydana gelebilir. Kadınlarda kasık ağrısına yol açabilen pek çok farklı neden olması, kasık ağrısının kadınlarda daha çok görülmesine yol açar. Bu makalemizde kadınlar ve erkekler için kasık ağrıları nedenlerini ayrı ayrı sıralayacağız.


Erkeklerde Kasık Ağrısı Nedenleri

Kas, tendon ve bağ zorlanmaları özellikle futbol, koşu, yüzme benzeri sporlarla ilgili olan kişilerde sık görülür. Herhangi bir spor sakatlanmasının hemen ardından kasıkta ağrı başlayabileceği gibi, sakatlanma sonrası haftalar hatta aylar içerisinde de ağrı ortaya çıkabilir. Zorlanan bölgenin aynı tempoda kullanılmaya devam edilmesi ağrıyı kötüleştirebilir.

Daha nadir olarak kemiklerle ilgili sakatlılar, kırıklar, fıtık ve hatta böbrek taşları da erkeklerde kasık ağrısına yol açan nedenler arasındadır. Testis ve kasık ağrısı farklı ağrılar olmasına karşın, kimi zaman testislerle ilgili bir problem de ağrının kasıklara kadar yayılmasına yol açabilir.

Bazı sağlık durumları doğrudan, bazıları ise dolaylı olarak kasık ağrısına neden olabilmektedir. Erkeklerde kasık ağrısı nedenlerini genel olarak şu şekilde sıralayabiliriz:

  • Avasküler Nekroz: Üst bacak kemiğinde dolaşım bozukluğu sonucu kemik dokuları ölmeye başlar. Hastalık kasıklarda ağrı ile kendini belli etmeye başlar.
  • Avülsiyon kırığı: Kemikten bağ ya da tendon kopması sonucu kemikte bağlantı yerinde kırık oluşur.
  • Böbrek taşları
  • Bursit: Eklem iltihaplanmasıdır.
  • Epididimit: Testisle ilgili iltihaplanmadır.
  • Hidrosel (Su fıtığı): Testis torbasının şişmesidir.
  • İdrar yolu enfeksiyonu
  • Kabakulak hastalığı
  • Kasık fıtığı
  • Kas zorlanması: Spor, egzersiz, fiziksel aktivite benzeri sonucu bir kas zorlanması, çekilmesi ile kasık ağrısı ortaya çıkmışsa bir ağrı kesici almak ve etkilenen bölgeye günde 2-4 kez buz kompresi yapmak ağrıyı hafifletebilir.
  • Kireçlenme
  • Lenf nodu şişlikleri
  • Orşit: Testis iltihabıdır. Genellikle kabakulak hastalığının ardından ortaya çıkar.
  • Piriformis sendromu: Kalçada yer alan piriformis kasının siyatik sinire baskı yapmasıdır.
  • Prostatit: Prostat iltihabıdır.
  • Siyatik
  • Stres kırıkları
  • Sinir sıkışması
  • Tendon iltihabı
  • Testislerle ilgili varikosel (testis kanalı varisleri)spermatosel ya da testis kanseri gibi çeşitli diğer rahatsızlıklar

Kasık ağrılarına bel, karın ve göğüs ağrıları eşlik ediyorsa, testis ağrısı ile birlikte bulantı, ateş ve idrarda kan gibi başka belirtiler de varsa acil olarak, hemen bir sağlık kuruluşuna başvurulması gerekir.

Kasık ağrısı şiddetliyse, dinlenme benzeri çeşitli kendi kendine tedavi yöntemleri ile geçmiyorsa, testis ağrısı birkaç gündür devam ediyorsa, testis çevresinde şişkinlik varsa ve idrarda kan görülmüşse bir doktora muayene olunması gerekmektedir.

Kadınlarda Kasık Ağrısı Nedenleri

Üreme çağındaki kadınlarda, genç ya da menopoza girmiş kadınlara göre, kasık ağrılarına daha sık rastlanır. Üreme sisteminde yer alan yumurtalıklar, tüpler veya rahim gibi organlarda oluşan sorunlar ya da hastalıklar kasık ağrılarına yol açabilir.

[quote]Kadınlarda adet döneminin yanı sıra hamilelik dönemi de kasık ağrısı şikayetinin sıkça ortaya çıktığı dönemlerden biridir. Kasık ağrısı hamilelikte zaman zaman görülebilir ancak bu durumu normal kabul ederek doktora danışmamak doğru bir yaklaşım olmaz. Hamilelikte her türlü ağrı için mutlaka doktora danışılmalıdır.[/quote]

Kasık ağrılarının nedeni yumurtalık kisti benzeri üreme organları ile ilgili sorunlardan kaynaklı olduğunda, bu durum çocuk sahibi olunamaması ile ilişkili bir durumu da açığa çıkarabilir. Elbette her kasık ağrısı ile birlikte çocuk sahibi olunamayacağı korkusu duyulmamalıdır. Öte yandan ağrılar da ihmal edilmemeli ve nedeni araştırılmalıdır.

Kadınlarda görülen kasık ağrılarından sadece üreme organları sorumlu değildir. Kas, iskelet sorunları, psikolojik nedenler ya da bağırsaklarla ilgili bazı problemler de kasık ağrısı yapabilir.

Kadınlarda karşılaşılan kasık ağrısı nedenlerini genel olarak sıralayalım:

  • Ağrılı adet görme veya adet dönemleri arasında yumurtlama nedeniyle kasıklarda ağrı oluşması
  • Apandisit
  • Bağırsak iltihabı
  • Bel fıtığı
  • Böbrek taşları, idrar yollarında taş ya da kum 
  • Dış gebelik
  • Düşük
  • Endometrit: Rahim iç tabakasının iltihabıdır.
  • Endometriyal polipler: Rahmin iç yüzeyinde oluşan poliplerdir.
  • Endometriozis: Halk arasında ‘çikolata kisti’ olarak da bilinir.
  • Fıtık
  • Gebelik
  • Karın içi apseler
  • Karın içi lenf bezi iltihaplanmaları
  • Huzursuz (İrritabl) bağırsak sendromu
  • İdrar yolu enfeksiyonu
  • Mesane iltihaplanmaları
  • İltihabi kolitler
  • İskelet merkezine ait hastalıklar
  • Kalın bağırsak tümörleri (tekrarlayan ağrılara yol açabilir)
  • Miyomlar
  • Pelvik taban desteğinin kaybolması 
  • PİD (Pelvik İnflamatuar Hastalık): Kasık bölgesinin iltihapları ve enfeksiyonlarının toplu adıdır.
  • Psikolojik sorunlar (depresyon, stres, vb.)
  • Rahim ağzında daralma (ameliyat sonrası)
  • Rahmin dönük olması
  • Sistit
  • Spiral gibi rahim içi araçların kullanımı
  • Tüplerin iltihaplanması
  • Yumurtalıkların burkulması
  • Yumurtalık kistleri
  • Yumurtalık kistinde yırtılma, kanama, aşırı büyüme

Kasık ağrıları 6 aydan uzun bir süredir devam ediyorsa kronik ağrı söz konusudur. Ağrıların aniden mi başladığı yoksa uzun süredir mi devam ettiği, teşhis açısından önemlidir. Tekrarlayan, şiddeti artan, ateş veya kanama gibi başka belirtilerin de eşlik ettiği kasık ağrıları için mutlaka bir uzmana başvurulması gerekir.

[quote]Aniden başlayan kasık ağrılarında erken teşhisin çok çok önemli olduğu çeşitli sorunlar söz konusu olabilir. Ağrı kesicilerle veya dinlenme gibi evde alınacak tedbirlerle ağrı geçiştirilmemeli ve en kısa zamanda doktora başvurulmalıdır.[/quote]

Kasık ağrılarının nedenleri araştırılırken kan testleri, idrar testi, ultrason ve jinekolojik muayene ile, özellikle üreme organlarındaki sorunlara teşhis koyulabilir.

[expand title=”Kaynaklar”]

Hazımsızlık Nedenleri

Hazımsızlık nedir bilemeyen bir kişiye çevrenizde çok nadir rastlarsınız. Yeme – içmelerden sonra pek çok kişiyi etkileyen oldukça yaygın bir sorundur. Tıp dilinde dispepsi olarak adlandırılır ve kendi başına bir hastalık olarak kabul edilmez. Daha çok altta yatan başka bir soruna işaret ediyor olabilir.

Hazımsızlık sindirimle ilgili bir dizi şikayeti ortaya çıkarır.

Neden olur diye sorduğumuzda, hazımsızlık temel olarak mide çeperindeki koruyucu tabakanın asit nedeniyle bozulmasıyla ortaya çıkar, tahriş ve ağrıya neden olabilir. Midede asit dengelerini bozan çeşitli nedenleri ise makalenin devamında, hazımsızlığın diğer tetikleyicileri ile birlikte okuyabilirsiniz.

Hazımsızlıkta ağrı, karnın üst kısmında ya da göğüste hissedilebilir. Öte yandan hazımsızlık çekenler en çok şişkinlik hissinden, sıkıntı veren bir tokluk ve doluluk hissinden veya mide yanmasından yakınırlar. Sık sık geğirme ve gaz çıkarma ihtiyacı hissedilir. Ağızda acı bir tat oluşur. Hazımsızlığın diğer belirtileri arasında bulantı, kusma ve iştah kaybı da sayılabilir.

Hazımsızlık Neden Olur?

Hazımsızlık ve mide yanması benzer nedenlerle tetiklenebilir. Hazımsızlık kişilerin farklı şekillerde ve başka başka nedenlerle şikayetçi oldukları bir deneyim olabilir. Nedenlerine baktığımızda stresten yeme hızına kadar uzanan pek çok ayrı etken görebiliriz. Bazen birkaç neden aynı anda hazımsızlık üzerinde etkilidir.


Yeme Şekli

  • Öğünlerde büyük porsiyonlara yer vermek, fazla yemek, midenin çok fazla asit üretmesine neden olabilir. Fiziksel olarak mideyi çok doldurmak baskı yapacağından, bu durum mide asidinin yemek borusuna doğru kaçmasına yol açabilir. Görüldüğü gibi çok fazla yemek yemek birkaç koldan hazımsızlığı tetikler. Makul porsiyonlarda veya gün içinde azar azar birkaç öğün tüketmek hazmı kolaylaştıracaktır.
  • Düzensiz ya da çok hızlı yemek yemek midedeki asit seviyelerinin normale dönmesi için yeterince zaman tanınmaması anlamına gelir. İş veya ev işi koşulları gereği yaşanan koşuşturmaca sırasında sık sık düzensiz ve hızlı şekilde öğünlerin geçiştirilmesi hazımsızlığı da tetikler.
  • Hareket halindeyken ya da yatmadan hemen önce yemek yemek, mide asidinin yemek borusuna doğru çıkmasını kolaylaştırır. En son yenilen yemekle yatağa girme arasında en az 2-3 saat olması tavsiye edilir. Yatmadan hemen önce yemek yemek hem hazımsızlığa hem de uykusuzluğa yol açabilir.

Gıda Tercihi

  • Yağlı gıdalar midede daha uzun süre kalır çünkü yağların sindirimi daha zordur.
  • Yemek borusu ile mide arasında halka biçiminde, büzgen kas denilen bir kas grubu bulunur. Bu kas asit ve yiyeceklerin midede kalmasını ve tekrar yukarı çıkmamasını salar. Çikolata ve nane gibi yiyeceklerin bu kas üzerinde gevşetici bir etkisi olabilir. Bu da asidin tekrar yemek borusuna tırmanmasına sebep olabilir.
  • Baharatlı yiyecekler, soğan ve domates ürünleri hazımsızlığı tetikleyebilir. Asitli gıdalardan kaçınmak hazmı kolaylaştıracaktır.

İçecek Tercihi

  • Kafeinli ve alkollü içecekler midede asit oranını arttırabilir. Çok yemediğiniz veya gıdanıza dikkat ettiğiniz halde hazımsızlık şikayetiniz varsa bu durumun sorumlusu içecek alışkanlıklarınız olabilir.
  • Çok sıcak içecekler ile turunçgil suları da hazımsızlıkta tetikleyici olarak bilinir.

Hamilelik

  • Hamilelikte hormonal değişimler nedeniyle sindirim ile ilgili problemler yaşanabilir. Mide yanması, bulantı, hazımsızlık gibi şikayetlere sık rastlanır. Anne adayları doktorlarıyla görüşerek hangi önlemleri alabileceklerini danışabilir. Hamilelikte doktorun tavsiye etmediği hiçbir ilaç ya da bitkisel çözüm kullanılmamalıdır.
  • Hamilelikte anne karnında büyüyen bebek fiziksel olarak anne adayının sindirim sistemine baskı yapar. Bu da bazı sindirim şikayetlerine yol açabilir.

Diğer Nedenler

  • Stres
  • Bazı kalp, astım, romatizma ve tansiyon ilaçları, doğum kontrol hapları, tiroid hapları, antibiyotik, aspirin kullanımı
  • Fazla kilolu olmak
  • Gıda intoleransı
  • Mideye baskı yapacak kadar dar giysiler giymek
  • Sigara içmek
  • Az hareket etmek

Hazımsızlığa Neden Olan Hastalıklar

Bazı hastalıklar ve sağlık sorunları hazımsızlıkta rol oynayabilir; ancak bu tip rahatsızlıklarda genellikle sık kusma, kilo kaybı, iştah kaybı, kansızlık, erken doyma, yutma zorluğu gibi başka belirtiler de görülür. Her hazımsızlık şikayeti hemen ciddi bir hastalığa işaret etmez. Ancak ne sıklıkta hazımsızlık yaşandığı, ortaya çıkan belirtilerin şiddeti ve genelde hazımsızlıkla bağdaştırılmayan çeşitli belirtiler de görülüyorsa, bir doktora başvurmak en doğrusu olacaktır.

  • Yemek borusunda reflü
  • Safra kesesi, pankreas hastalıkları
  • Mide ülseri, gastrit benzeri her türlü mide hastalığı
  • Huzursuz bağırsak sendromu
  • Çölyak hastalığı
  • Safra taşı
  • Kabızlık
  • Pankreas iltihabı (pankreatit)
  • Tiroid sorunları
  • Mide kanseri
  • Mide hareketlerinde sorunlar
  • Mide boşalmasında gecikme gibi sindirim sistemi bozuklukları / hastalıkları

Hazımsızlık Mı Kalp Krizi Mi?

Hazımsızlık belirtileri ile kalp krizi belirtileri arasında bir benzerlik olduğu doğrudur. Ancak kalp krizinde terleme, göğüs, boyun, çene ve kol ağrısı, nefes darlığı gibi başka belirtiler de hazımsızlık belirtilerine eşlik edebilir.

Hazımsızlıktan sık yakınan biri değilseniz veya ortaya çıkan belirtiler size normal gelmiyorsa ve yukarıda saydığımız diğer kalp krizi belirtileri de söz konusuysa, hemen en yakın sağlık kuruluşuna başvurmalısınız.

Hazımsızlık Nasıl Önlenir?

40 yaş üstü kişilerde hazımsızlık şikayeti varsa, hazımsızlığı kendi kendine gidermeye çalışmak yerine öncelikle mutlaka bir doktor muayenesi tavsiye edilir. Bunun dışında genel hazımsızlık belirtileri dışında iştah kaybı, kilo kaybı, sık kusma, koyu renk dışkı, yutma sırasında zorlanma ya da ağrı gibi çeşitli hastalıkları akla getirebilecek daha şiddetli belirtiler varsa, yine yaş fark etmeksizin önce bir doktor muayenesi gerekir.

Hazımsızlık genellikle kendiliğinden birkaç saat içerisinde geçer ya da reçetesiz de satılan mide asidi ilaçları ile rahatlama sağlanabilir. Ancak hazımsızlığı baştan önlemek için yapabilecekleriniz de vardır.

  • Gün içerisinde küçük ve az yağlı yiyecekler içeren öğünler tüketilmelidir. Ağır yiyeceklerden, geç yenen gece öğünlerden sakınılmalıdır.
  • Hızlı yemek yemekten kaçınılmalıdır. Hızlı yeme alışkanlığı başlarda sizi zorlayabilir ancak her öğünde dikkat ederek bu alışkanlık geride bırakılabilir.
  • Kahve, gazlı veya alkollü içeceklerin tüketimi sınırlandırılmalıdır.
  • Aspirin ya da ağrı kesici gibi ilaçlar doktor tavsiyesi ile kullanılmıyorsa, ara verilmelidir. Eğer doktor tavsiyesi ile kullandığınız ilacın hazımsızlığa yol açtığını düşünüyorsanız doktora danışmadan ilacı bırakmamalı, şikayetinizi size ilacı yazan doktora bildirmelisiniz.
  • Dinlenmeye vakit ayrılmalıdır.
  • Fiziksel ve duygusal stresi azaltmanın yolları araştırılmalıdır. Stres vücutta çeşitli hormonlar üzerinde etkili olur ve çeşitli sağlık sorunlarını tetikler. Mide de stresten olumsuz yönde etkilenir.

Hazımsızlık Nasıl Giderilir?

Hazımsızlığın başka bir hastalıktan kaynaklanmadığını bildiğiniz durumlarda kendiniz de hazımsızlığı gidermek için bazı kolay yöntemlere başvurabilirsiniz.

  • Eczaneden reçetesiz olarak satın alabileceğiniz, mide asidini düzenleyen hazımsızlık ilaçları temin edebilirsiniz. İlaç dolabınızda bu tip bir ilacın bulunması fazla kaçırdığınız bir yemek sonrası işe yarayacaktır.
  • Şekersiz sakız çiğnemek, tükürük salgısını arttırarak hazımsızlık belirtilerini tetikleyen asidin seyrelmesini veya temizlenmesini sağlayabilir, hazımsızlık belirtilerini yatıştırabilir.
  • Yudum yudum, yavaş yavaş içeceğiniz kafeinsiz bir bitki çayı ya da sadece su, hazımsızlığı gidermede yardımcı olabilir. Su tercihini ılık sudan yana yapmalısınız çünkü soğuk su mide kasılmalarını tetikleyebilir ve hazımsızlık ağrısına neden olur.
  • Yemek sonrası yavaş tempoda bir yürüyüşün faydası dokunabilir. Hareket sayesinde yiyeceklerin bağırsaktaki yolculuğu kolaylaşır. Böylece rahatsızlık veren o doluluk hissi de azalır. Hafif bir egzersiz de midenin çabuk boşalmasına yardımcı olacaktır. Ancak ağır egzersizden kaçınmalısınız yoksa hazımsızlık belirtileri daha da şiddetlenir.
  • Nane yağı hazımsızlık için sık önerilir ama unutulmamalı ki mide yanması şikayeti olan kişilerde nane yağı durumu daha da kötüleştirebilir.

Hazımsızlık Nasıl Teşhis Edilir?

Hazımsızlığı teşhis etmek için doktor önce hastanın tıbbi geçmişini, şikayetçi olduğu belirtileri dinler ve fiziksel muayene yapar. Hastadan mide ve bağırsak röntgeni isteyebilir.

Eğer doktor hazımsızlık nedeni olarak peptik ülsere yol açan bir bakteri türünden şüpheleniyorsa kan, nefes veya dışkı testleri yapılmasını isteyebilir.

Endoskopi, hazımsızlık şikayetinde yemek borusu, mide ve bağırsağın görüntülenmesini sağlayan, başlıca tetkik yöntemlerinden biridir.

Hazımsızlık teşhisinde reflü veya enfeksiyon ihtimallerini elemek üzere de tetkikler yapılabilir.

[expand title=”Kaynaklar”]

[/expand]

Gut Hastalığı Nedir?

Gut hastalığını büyük ihtimalle duymuşsunuzdur. Tıbbın babası olarak bilinen Hipokrat döneminden beri bilinen bir hastalıktır. 8. Henry ya da Benjamin Franklin gibi önemli tarihi kişiliklerin bu hastalıktan muzdarip olduğu bir yerlerde kulağınıza çalınmış olabilir. Öte yandan gut hastalığı sıkça telaffuz edilmesine rağmen, tam olarak nasıl bir hastalık olduğunu çoğu kişi tarafından yeterince bilinmez.

Akut gut artriti olarak da bilinen gut, kanda ürik asidin birikip eklemlerde kristalleşmesi, ağrı ve şişliğe neden olmasıdır. Alkol, beslenme, genetik nedenler ve bazı rahatsızlıklar gut hastalığına yakalanma riskini arttırır.

Gut hastalığı genellikle fazla bir uyarı vermeden, ani gelişir. Çoğunlukla ilk olarak ayak başparmağı eklemini, ayak ve el bileklerini etkiler. Ürik asit kristalleri vücudun soğuk bölgelerine yerleşme ve buralarda toplanma eğilimindedir. Ayaklar ve ayak başparmakları da vücut ısısının en düşük olduğu yerler olduğundan, gut hastalığından genellikle en önce bu bölgeler etkilenir. Hastalıktan diğer eklemler de etkilenebilir. Hastalığın etkilediği eklemler şişer, katılaşır ve ağrı bazen o kadar şiddetlenir ki, üzerinize örttüğünüz yorganın ağırlığı bile canınızı yakabilir.

Gut belirtileri daha çok aniden ve geceleri ortaya çıkar. Hastalıktan etkilenen eklemler şişer, katılaşır, eklem hareketi kısıtlanır ve eklem çevresindeki deri kızarır -hatta morumsu bir renk alabilir. Bu belirtilere şiddetli olabilen ağrı eşlik eder.


[quote]Bazı gut hastaları gut atağından önce etkilenen eklemde yanma, kaşınma ve uyuşma gibi uyarı niteliğindeki belirtilerin, atağın kendisinden 1-2 saat önce baş gösterdiğini belirtirler. Eklem hafif tutulmuş ve biraz da ağrılıdır. Bu uyarı işaretlerinden sonra gut atağı, bilinen belirtileriyle kendini gösterir. Eğer sık tekrarlayan gut atakları varsa vücudun atak öncesi verdiği sinyalleri hasta zamanla tanımaya başlayacaktır.[/quote]

Atakların herhangi bir uyarı vermediği, geceleri şiddetli ağrıyla uyanan hastalar da vardır.

Gut hastalığının neden olduğu belirtiler bir ya da iki hafta içerisinde kendiliğinden yatışabilir. Atak geçtikten sonra problemli eklemlerde ağrı olmaz. Ancak hasta tedavi olmazsa yukarıda saydığımız belirtilerin, ağrıların kötüleşerek tekrar edeceği başka bir atak yaşanacaktır. Üstelik tedavi olunmadığı sürece bu ataklar sıklaşır ve her seferinde daha çok eklemi etkileyerek daha uzun sürer.

Belirtilerin şiddetine göre gut hastalığının dört aşaması vardır:

  • 1. aşama – asemptomatik hiperürisemi: Bu aşamada kanda ürik asit seviyesi artmaya başlar ama başka herhangi bir belirti ortada yoktur.
  • 2. aşama – akut gut artriti: Fiziksel belirtilerin ortaya çıkmaya başladığı ve illk atağın görüldüğü aşamadır.
  • 3. aşama – interkritik gut: Bu aşama ataklar arasındaki, belirtisiz dönemi tarif eder.
  • 4. aşama – kronik gut: Ataklar bu dönemde sıklaşır ve hastalığın en ciddi aşamasıdır. Ürik asit kristalleri deri altında toplanmaya başlar.

Gut Hastalığı Nedenleri ve Risk Faktörleri

Gut hastalığına temel olarak kandaki fazla ürik asit seviyeleri neden olur. Vücudunuz gereğinden fazla ürik asit üretiyor ya da böbrekleriniz ürik asidi yeterince eleyemiyor olabilir. Ürik asit fazlası çoğunlukla bir eklemde kristalleşerek eklem romatizmasına yol açar. Aşağıda vücutta ürik asit oranının artmasına eşlik edebilecek bazı risk faktörlerini bulabilirsiniz. Bu faktörlerin bir araya gelmesiyle gut hastalığı ortaya çıkabilir.

Alkol

Başta bira olmak üzere, alkollü içki tüketimi, gut hastalığı rikini arttırır. Özellikle biranın altının çizilmesi, biranın ürik asit oluşumunda rol oynayan pürin maddesi bakımından zengin olmasıdır. Ayrıca alkol, gut hastalığında atakların da sıklaşmasına neden olabilir.

Cinsiyet

Gut hastalığı kadınlara oranla erkeklerde daha yaygın olarak görülür. Bunun nedeni de erkeklerde ürik asit seviyelerinin daha yüksek olmasıdır. Bu durum kadınlarda menopoz döneminde değişir. İİşte bu nedenle erkekler daha çok 30-50 yaş aralığında gut hastalığına yakalanırken, kadınlarda daha çok 50 yaş sonrasında gut hastalığı görülür.

Genetik

Gut hastası anne babaların çocuklarında aynı rahatsızlığa rastlanma ihtimali yaklaşık olarak % 20 olarak belirlenmiştir. Genlerin gut hastalığı üzerinde etkisi olduğu düşünülmektedir.

Hormonal Değişimler

Erkeklerde ergenlik döneminde, kadınlarda ise menopoz döneminde vücutta ürik asit seviyelerinde artış olur. Buna göre erkeklerde daha çok 30-50 yaş aralığında gut hastalığına rastlanırken, kadınlarda 50-70 yaş aralığında hastalığa rastlanır. Menopoz öncesi dönemde kadınlarda gut hastalığına çok çok nadir rastlanabilir.

Pürinden Zengin Besinler

Pürinler, hem hücrelerimizde hem de tüm yiyeceklerde bulunan ve parçalandıklarında ürik asit oluşturan maddelerdir. Normalde kandaki ürik asit, antioksidan görevi görerek kan damarlarını korur. Ancak ürik asit seviyesi çok yükseldiğinde vücudun çeşitli bölgelerinde ürik asit birikmeye başlar ve gut hastalığı oluşur.

Pürinlerin parçalanması ürik asit oluşumuna yol açtığından, gut benzeri hastalıklarda pürin bakımından zengin gıdalar önerilmez.

Protein ağırlıklı yiyecekler, kırmızı et, sakatat (ciğer, böbrek, uykuluk vb) ve somon benzeri yağlı balıklar ile midye benzeri çeşitli deniz ürünleri pürinler bakımından zengin gıdalardır. Mantar, ıspanak, karnıbahar ve kuşkonmaz gibi yine pürinden zengin sebzeler de vardır ancak yapılan son çalışmalar yüksek oranda pürin içerse de sebzelerin pürin atakları bakımından risk oluşturmadığını göstermiştir.

Bazı İlaçlar

Bazı idrar söktürücüler, düzenli kullanılan aspirin (günde 1-2 tane) ve bazı antikanser ilaçları gut oluşumunda rol oynayabilir.

Böbreklerin İşlevinde Zayıflama

Yaşlandıkça böbreklerin işlevinde zayıflama olabilir ve bu da gut hastalığı riskini arttırır. Daha önce uzun aralıklarla atak yaşayan kişilerde ataklar sıklaşabilir ve belirtiler daha ağırlaşabilir.

Diğer Risk Faktörleri

Yukarıda sayılan nedenlere ek olarak obezite, sık sık vücudun susuz kalması, eklem travmaları, ameliyatlar ve çok düşük kalorili beslenme de gut hastalığını tetikleyebilir.

Bazı rahatsızlıklar da gut oluşumunda risk faktörü oluşturur. Kontrol altına alınmayan yüksek tansiyon, diyabet, kalp ya da böbrek hastalıkları bu rahatsızlıklara örnek verilebilir.

Obezitede obeziteye de yol açan kötü beslenme ve fazla fruktoz alımı kanda ürik asiti arttırarak guta
yol açabilir.

Gut Hakkında Genel Bilgiler

  • Gut bir tür eklem iltihabıdır.
  • Gut en çok ayak başparmağı eklemini etkiler.
  • Gut kandaki ürik asit fazlası nedeniyle oluşur.
  • Ancak kanında ürik asit düzeyi yüksek çıkan her kişi gut hastası olmaz.
  • Gut atakları sırasında kandaki ürik asit düzeyi düşük ya da normal olabilir.
  • Gut atakları çoğunlukla geceleri, herhangi bir uyarı vermeden ortaya çıkar.
  • Şiddetine bağlı olarak hastalığın 4 aşaması vardır.
  • İlerlemiş gut vak’alarında böbrek taşı oluşumu görülebilir.
  • Çoğu gut vak’ası özel ilaçlarla tedavi edilebilir.
  • Yüksek pürin içeren gıdalardan kaçınmak gut hastalığına karşı alınabilecek önemli bir tedbirdir.

Gut Hastaları Nasıl Beslenmeli?

Gut tanısı koyulmuş olan bir kişi dengeli ve sağlıklı bir beslenme biçimi benimsemelidir. Gut hastalığı diyetle tedavi edilemez ancak doğru şekilde beslenme ağrılı atakların sık tekrarlanmasının önüne geçebilir ve eklem hasarının ilerlemesini yavaşlatabilir. Gut hastalığında ağrıyı azaltmak ve kandaki ürik asit seviyelerini düşürmek için ilaçla tedavi de gereklidir.

Gut hastalığı asırlardır et, deniz ürünü ve alkolle ilişkilendirilmiştir. Bu hastalığın geçmişte, ‘varlıklı insanların hastalığı‘ olarak tanımlanmış olması da bundan ileri gelir. (Bu gıdaları tüketmeye bütçesi elveren insanlar kastediliyordu.) Gut hastalığının ne olduğunun anlaşılmasından çok önce bile, beslenmeye bazı sınırlamalar koyulmasının hastalık üzerinde olumlu etkileri olabileceği görülmüştür.

Ürik asit, pürin ve gut hastalığı ilişkisi anlaşıldıktan sonra ilk olarak pürin içeren tüm yiyeceklerin beslenmeden çıkarıldığı çeşitli beslenme önerileri ortaya atılmıştır. Ancak her türlü eti ve hatta bazı sebzeleri de beslenmeden eleyen bu yasak listeleri hastalar için uyması zor beslenme önerileri olmuştur.

Günümüzde hala bazı yiyecekler gut hastaları için ‘yasaklı’ olarak kalmaya devam etse de, örneğin pürin içeren sebzelerin gut hastalığının oluşması ya da atakların artması açısından bir risk oluşturmadığı anlaşılmıştır.

Gut Diyeti

Gut diyetindeki tavsiyeler aslında genel olarak sağlıklı ve dengeli beslenme prensiplerini içerir.

  • Fazla kilolar gut riskini arttıran faktörler arasındadır. Günlük alınan kalori miktarını azaltmak ve kilo vermek hem ürik asit seviyelerini hem de gut ataklarının sayısını düşürür.
  • Beslenmede sebze ve meyveye ağırlık verilmeli, tam tahıllar tercih edilmelidir. Beyaz un, pasta, şeker ve şekerli içecekler sakıncalıdır.
  • Yeterince su içilmesi önemlidir. Günde 8 – 16 bardak sıvı alımının en az yarısı su olmalıdır. Günlük ne kadar sıvı almanız gerektiğini doktorunuza da danışabilirsiniz.
  • Kırmızı et, yağlı kümes hayvanları ve yağlı süt ürünlerinden gelen doymuş yağlardan kaçınılması gerekir.
  • Proteine gelince, yağsız et, balık ve kümes hayvanlarından alınan günlük protein miktarını 113-170 gram arasında bir miktarla sınırlayın. Beslenmenize proteini yağsız ya da az yağlı süt ürünleriyle (az yağlı yoğurt, yağsız süt vb) katın.
  • Çay ya da kahve herhangi bir gut veya gut atağı riski doğurmaz. Hatta aşırıya kaçmadan, düzenli kahve tüketmenin gut riskini azalttığı bile belirlenmiştir. Ancak kafeinin sakıncalı olabileceği başka rahatsızlıklar olabileceğini unutmayın.

Yüksek oranda pürin içeren sakıncalı gıdalar: Ürik asit pürinlerin parçalanmasıyla oluştuğundan, yüksek oranda pürin içeren çeşitli gıdalardan kaçınılması gerekir. Kırmızı et, sakatat, midye, karides, ıstakoz vb deniz ürünleri bu gıdalar arasında yer alır.

Gut Tedavisi

Gut hastalığı her hastayı aynı şekilde etkilemez. Yaşamı boyunca sadece bir kez gut atağı yaşayan ve bu hastalıkla ilgili başka herhangi bir sorun yaşamayan kişiler vardır. Öte yandan kimi hastalarda gut hastalığı kronik bir hal alır.  Ataklar ağrılı ve sıktır. Hastalık zamanla eklemlere hasar verir.

Gut tedavisinde ilaç tedavisi ve beslenmeye dikkat etme esastır. Doğru tedavi ile gut ataklarının tamamen kesilmesi ve eklemlerin hasar görmesini engellemek mümkündür. Ancak hasar görmüş eklemleri tekrar eski haline döndürmek ne yazık ki mümkün değildir.

Gut hastalarının ilaçlı tedavisinde genel olarak ağrı, şişlik ve iltihap giderici ilaçlarla, kandaki ürik asit seviyesini düzenleyici ilaçlar kullanılır. Hastaların beslenmede ürik asit seviyesini arttırdığı bilinen gıdalardan uzak durmaları, sağlıklı ve dengeli bir beslenme programı uygulamaları önerilir. Alkolden kaçınarak bol su ve sıvı içilmesi de tedavinin diğer bir parçasıdır.

Atak sırasında ayakta durmaktan ya da yürümekten kaçınarak ayak eklemini dinlendirmek ve ayağı kalp hizasında ya da daha yukarıda tutarak şişliği en aza indirmeye çalışmak da atak sırasında daha az sıkıntı çekilmesini sağlayabilir.

[expand title=”Kaynaklar”]

[/expand]

Boyun Ağrısı Nasıl Geçer?

Boyun fıtığı ya da boyun tutulması gibi nedenlerle boyun ağrısı çekmek son derece tatsız bir durumdur. Boyun ağrısı hareketlerinizi büyük ölçüde kısıtlayabileceğinden, ağız tadıyla yemek yemek, TV izlemek, günlük işlerinizi yürütebilmek bir yana, yanınızdakine doğru dönüp konuşmak bile işkence haline gelebilir.

Boyun ağrısının neden kaynaklandığını bilmek tedavi için gerekli ilk adımdır. Dolayısıyla uzun süren, sık tekrar eden ve sürekli günlük hayatınızı aksatmakta olan ağrılar için yapılacak ilk iş muayene olmaktır. Ortopedi, fizik tedavi veya beyin ve sinir cerrahisi uzmanları ağrının nedenini tespit etmek yardımcı size yardımcı olabilir.

Boyun ağrısının en yaygın nedenleri çoğunlukla duruş, oturuş bozuklukları, masa başı işler, ev işleri veya kazalardan kaynaklanan travmalardır. Oturuş bozuklukları ya da yanlış yastık kullanımı gibi hatalar stresli ortamlarla da birleşince ortaya boyun ağrıları çıkabilir. Boyun fıtığı ve kireçlenme de boyun ağrısının diğer yaygın nedenleri arasında sayılabilir. Boyun ağrısının omurga iltihabı, tümör ya da enfeksiyon gibi daha az karşılaşılan sebepleri de olabilir.

  • Boyun ağrısı kollarda hissizlik, yürümede zorluk, şişlik ve genel halsizlik gibi belirtilerle birlikte görülüyorsa ve günden güne ağrı şiddetini arttırıyorsa, vakit kaybetmeden bir doktora görünmek gerekir.

Boyun ağrısı için reçeteli ilaçlar kullanmanız gereken hallerde bile, ağrının geçme süresini hızlandırabilecek bazı önlemleri, evde kendiniz de alabilirsiniz.

Masa Başında ya da TV Karşısında Boyun Ağrısı

Boyun ağrısının genellikle kötü duruş pozisyonlarından kaynaklandığını söylemiştik. Bilgisayar başındayken, araba kullanırken veya televizyon karşısında kendinizi baş ileri doğru itilmiş, çene dışarı doğru çıkık veya omuzlar öne doğru sarkmış şekilde buluyorsanız, bunlar hep kötü duruş örnekleridir ve boyun ağrısı yapabilir.


[quote]Kötü duruş boynun önündeki ve kürek kemikleri üzerindeki kasları zayıflatır. Aynı zamanda göğüs, omuz, ve boyun bölgesini gerginleştirir. Tüm bunları önlemek ve boyun ağrısını geçirmek için ilk olarak doğru şekilde durabilmelisiniz.[/quote]

Masa başında iş yaparken, arabada ya da kanepede otururken duruşunuzu kontrol edin. Çenenizi geriye alın, gözleriniz karşıya düz baksın ve omuzlarla sırt dengeli, dik bir pozisyonda dursun. Uzun süre hareketsiz kaldığınızı fark ettiyseniz boynunuzu iki yana, öne ve geriye doğru esnetin. Sert ve ani hareketlerden kaçının. Boynunuzu her bir yöne çevirdiğinizde 30 saniye kadar bekleyin.

Dinlenme ve Rahatlama

Boyun ağrılarında boynu zorlamadan, doğal esneme hareketlerini yaparak 3-4 gün dinlenmek ağrının kendiliğinden geçmesi için yeterli olabilir. Dinlenme esnasında ağır yük taşınmamalı, uzun süre araba kullanılmamalı, ev işi ya da uzun saatler bilgisayar başında oturmak gibi boynu ağrıtacak aktivitelerden kaçınılmalıdır.

Stres vücutta kasların gerilmesine neden olarak boyun ağrılarını tetikleyebilir. Bu durumda stresi arttıran ortamlardan uzak durmak, rahatlatıcı hobi veya benzer rahatlama yöntemleri ile stres seviyesini azaltmak da boyun ağrısını dindirmekte etkili olacaktır.

Boynu Hareket Ettirmek

Boyun ağrısı nedeniyle boynu hareket ettirmekten kaçınmak doğal bir tepkidir ama hareketsizlik boynun daha da sertleşmesine neden olur. Bu nedenle boynu tamamen hareketsiz bırakmaktan kaçınmak ve ağrı ne kadarına izin veriyorsa boynu o ölçüde hareket ettirmek gerekir. Ağrının şiddetli dönemlerinde boynu nazikçe sağa sola çevirmek gibi, boynun her zamanki hareketlerini yapmaya çalışmak yeterlidir. Ani, sert ve doğal olmayan hareketler yapmaktan kaçınılmalıdır.

Sağlıklı bir yaşam için hareket ve egzersizin önemini sık sık duyuyoruz. Göğüs ve sırt kaslarını güçlendirici egzersizler, ağrıları engellemek adına önemlidir. Güçlü kaslar genel olarak vücudunuzda daha az ağrı problemi yaşamanızı sağlayacaktır.

Masa başında, mutfakta pişirme hazırlıkları sırasında, ev işi yaparken, el işi yaparken ya da koltuğa uzandığınızda uzun saatler boyu boynunuz aynı pozisyonda kalacaksa her yarım saatte bir boynunuzu yanlara ve öne-arkaya doğru çevirin, her bir yönde 30 saniye kadar bekleyerek boynu esnetin. Boynun aynı pozisyonda sabit kalmamasına çalışın.

[quote]Boyun ağrısı ile birlikte, doktorunuz aksini söyleyene dek, araba kullanmaktan, koşu yapmaktan, futbol oynamaktan, mekik çekmekten ve ister alışveriş torbası olsun ister egzersiz amaçlı, ağırlık kaldırmaktan kaçınmalısınız. [/quote]

Uykuda Boyun Ağrısı

Hayatımızın üçte birini uykuda geçirdiğimize göre, yastığımızın boyun ağrısını engellemekte önemli bir role sahip olması gayet anlaşılır bir durumdur. Yastığınız baş ve boynunuzu doğru şekilde desteklemezse ağrılar ortaya çıkabilir. Burada ‘doğru şekil‘den kasıt boynun doğal duruşunu bozmamaktır.

[quote]Örneğin birden fazla yastıkla, boyun ileri doğru itilmiş şekilde yatmak, yanlış pozisyonlardan biridir. Karın üstü yatmak da baş ve boynun doğal olmayan bir pozisyon almasına neden olur. Boyun açısından sırt üstü ya da yan yatılması tavsiye edilir.[/quote]

Yastık Seçimi

Doğru yastık seçimi hem uyku kalitesini arttırır hem de boyun ağrılarını önler ya da azaltır. Yapılan araştırmalar, yan yatarken boynu yukarı kaldırmadan sadece şilte ve kulak arasındaki boşluğu dolduracak yükseklikte bir yastığın seçilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.

Aynı şekilde, sırt üstü uyurken de yastık boynu ileri doğru itecek denli yüksek veya tam tersi boynun geriye düşeceği alçaklıkta da olmamalıdır.

Doğru boyun duruşu için tasarlanmış ortopedik yastıklar veya kuştüyü yastıklar gibi pek çok yastık çeşidi arasından, vücudun doğal duruşunu destekleyecek bir tanesi seçilebilir.

Kompres: Soğuk Mu Sıcak Mı?

  • Soğuk Kompres

Buz kompresi genellikle akut yaralanmalarda, iltihap (dokusal yangı) söz konusu olduğunda önerilir. Boyun ağrısı eğer çarpma, incinme, ters hareket, darbe, kaza, spor esnasında sakatlanma gibi yaralanmalar sonucu oluşmuşsa, şişlik, kızarıklık ve/veya ağrı varsa, bu durumda ilk 2 gün buz kompresi önerilir. Buz kompresi 15-20 dakika boyunca yapılmalı ve ilk 48 saat boyunca günde 2-3 kez tekrarlanmalıdır.

Buz kompresi yaparken buz torbasının havlu benzeri ince bir kumaş parçasıyla sarılması cildin zarar görmemesi için son derece önemlidir.

Bu 2 gün boyunca buz tedavisiyle birlikte dinlenilmesi de tavsiye edilir. Eğer 48 saat sonrasında durumda herhangi bir iyileşme olmadıysa ya da ağrı daha da kötüye gittiyse mutlaka bir doktora görünmek gerekir.

  • Sıcak Kompres

Sıcak kompres ise daha çok kronik yani sürekli hale gelmiş olan boyun ağrıları için önerilir. Boyun fıtığı ya da boyun tutulması nedeniyle kaynaklanan ağrılarda sıcak kompres hem kan dolaşımını arttırır hem de bölgedeki kasları rahatlatır.

Boyun fıtığı çevresinde fıtıktan dolayı şişkinlik, iltihap benzeri durumlar oluştuğunda sıcak yerine soğuk kompres gerekebilir. Eğer boynunuzdaki ağrının nedeni ve türü hakkında bilginiz yoksa sıcak kompres uygulamaktan kaçınmalısınız. İltihap söz konusuyken sıcak kompres yapmak durumu daha da kötüleştirebilir.

Sıcak kompres için eczanelerde bu amaçla satılan sıcak kompres paketlerini kullanabilirsiniz. Sıcak kompresi yine ince bir kumaşa sarmalı ve cildinizi yakmamaya özen göstermelisiniz.

Sıcak kompres dense de aslında ılık denilebilecek bir sıcaklık yeterlidir. Ayrıca ısıtılmış bir havlu veya sıcak bir duş da sıcak kompresin yerini alabilir.

DİKKAT: Periferik damar hastalığı olanlara ve diyabet hastalarına sıcak kompres önerilmez.

Ağrı Kesiciler ve Kas Gevşeticiler

Boyun ağrısı yanlış duruş, tutulma, hafif zedelenme benzeri nedenlerden dolayı kaynaklandığında ağrı kesici ve kas gevşetici ilaçlar bir rahatlama sağlayabilir. Bu gibi durumlarda eczanelerden reçetesiz satılan bir ağrı kesici temin edebilirsiniz.

Boyun fıtığı ağrısı içinse doktorun önereceği çeşitli krem, ağrı kesici, iltihap giderici ya da ağrıyı hafifletecek kas gevşetici ilaçlar kullanılabilir.

Boyunluk

Boyunluk doktor önerisi ile kullanılması gereken çözümlerden biridir. Farklı boyunluk çeşitleri vardır ve ağrının nedenine göre doktor boynun ne ölçüde ve ne sürede hareketsiz kalması gerektiğine bağlı olarak, kullanılması gereken boyunluk türünü belirleyecektir. Boyunluk boyun bölgesinde kasların ve eklemlerin dinlendirilmesini sağlayabilir.

Örneğin boyun fıtığında doktor, ağrının şiddetli döneminde veya ameliyat sonrası boyunluk tavsiye edebilir. Uçak yolculuğu gibi boynu zorlayabilecek çeşitli zamanlarda da ağrının tetiklenmemesi için yine boyunluk kullanılmasını isteyebilir.

[quote]Kendi kendinize boyunluk kullanmanız kaslarınız üzerinde zayıflama benzeri olumsuz etkiler yapabilir, kireçlenme gibi başka problemlerin önünü açabilir. Boyun düzleşmesi gibi bir sorun varsa, yanlış boyunluk kullanımı durumu daha da kötüleştirebilir. Bu nedenle doktor kontrolü altında değilseniz boyunluk kullanmamalısınız. [/quote]

Birkaç günlük dinlenme, ağırlık taşımaktan ya da boynu zorlayan günlük işlerden kaçınma çoğu kez ağrının birkaç gün içerisinde kendi kendine iyileşmesine yeterli olur. Ağrıyan bölgeyi hafifçe ovuşturmak, çok hafif masaj yapmak da rahatlatıcı olabilir. Dinmeyen, ağrısı giderek şiddetlenen ve kol, el gibi vücudun farklı bölgelerinde uyuşmaya neden olan ağrılar için lütfen vakit kaybetmeden doktorunuza başvurunuz. 

[expand title=”Kaynaklar”]

[/expand]